20 Eylül 2012 Perşembe
sensiz olmaz
2000 yılı.. deli gibi aşığım. ama karşılıksız henüz.. ne numaralar yapıyorum. sürekli peşindeyim. görüşüyoruz, konuşuyoruz, iyi anlaşıyoruz.. duygularımı biliyor, ama o kadar. yarası var.. yanında olduğumu bilsin istiyorum, birbirimize iyi geldiğimizi…
o günler sürekli ortaçgil kulaklarımda.. light, eski defterler.. onu tanıdığımdan beri araya giren ilk yaz. ayrılık zor. mavi trene atlıyorum. yine o şarkılar yoldaşım.. balıkesir’e iniyorum. bisürü sokağa girip çıktığımı hatırlıyorum. sonra buluyorum evlerini. arıyorum: burdayım, seni görmeye geldim.. delilik: evlerine davet ediyor beni, babasıyla tanışıyorum.
iki gün sonra istanbul’dayım. koca şehri ilk görüşüm. abim askerliğini yapıyor burda. o, evden çıkınca cdlere bakıyorum: ortaçgil için söylenmiş ortaçgil şarkıları. yeni çıkmış. levent yüksel bitiriyor beni: sensiz olmaz… tekrar tekrar dinliyorum, beş kez, on kez, yirmi kez.. sensiz olmaz.. sensiz olmaz.. yine…
ben yıllardır aşksızım. ya da öyle sanıyorum.. bi ömre yetecek bi aşk yaşadım belki.. düşününce öyle. çok mutlu oldum, çok sevdim.. gerisi boş..
(31 ekim 2011)
28 Aralık 2010 Salı
kadıköy ido iskelesi
gece.. taksim'den dönerken dolmuş kadıköy'e uğradı. ne zamandır o sarı dolmuşların olduğu duraklara, ido iskelesine bu kadar yaklaşmamıştım. kulaklarıma bazı sesler geldi sanki. özlemişler seni.. deniz otobüsüne yetişmek için koşuşturmanı, sabah mahmurluğunu. akşamları orada buluşmamızı da özlemişler..sarılmamızı..
geceydi.. gündüz olsa martılar da aynı şeyleri söylerdi eminim. herkes özledi.
geceydi.. gündüz olsa martılar da aynı şeyleri söylerdi eminim. herkes özledi.
25 Aralık 2010 Cumartesi
güzel şeyler bizim tarafta
iki satır yazmıştım, çok beğendim diye.. daha fazla yazmak da hep aklımdaydı.. ama işte tembellik… bi arkadaşıma anlatırken “tahmin et” demiştim, “adı nerden geliyor, nasıl bi durumda söylenmiş olabilir, ne anlatıyor sence?..”
e bilemedi tabii..
-dikkat oyunun içeriğine dair bilgiler var-
“güzel şeyler bizim tarafta” birkaç açından çok etkiledi beni. bi kere teknik olarak. hani anlattım: sahne bi akvaryum gibi. oyuncular bi camın arkasında. seyircinin kulağında kulaklık.. oyundaki en ufak sesi bile çok net duyuyorsunuz: kadın erkeğin saçını okşarken, kitapların sayfalarını karıştırırken ya da yere düşen bi anahtarlık…hepsi kulağınızda, sinema gibi, efektöre de ihtiyaç yok..
sonra, metin tabii ki.. hikaye hemen başlangıçta seyirciyi içine çekiyor. beraber yaşayan genç bi çift ve darmadağın bir oda... onlar yokken eve birileri girmiş. ama hiçbir şey kayıp değil. merak hep en üst seviyede. hele o fotoğraf makinesinin etrafında dönen soru işaretleri...
oyunu, temposuna bakarak iki bölüme ayırsak, berkun oya, diğer iki karakterin de ortaya çıktığı gerilimin tavan yaptığı bölümde de, sonra türbanlı kadınla ev sahibi erkeğin baş başa kaldıkları ve daha çok kadının erkeğe kendi hikayesini anlattığı dingin bölümde de kalemini muhteşem kullanıyor. sevmek, ahlak, özgürlük üzerine bi oyun ya bu.. farklı kültürden, farklı coğrafyadan iki çiftin bu kavramları nasıl gördüklerini, nasıl yaşadıklarını görüyorsunuz sahnede. ben böyle yazınca sıkıcı gibi durabilir ama hiç öyle değil, çünkü kimi zaman hayatın içinde kaçırdığınız komiklikler de burada gözünüzün önünde. bi de şu var: “güzel şeyler bizim tarafta” bu topraklardan çıkan bi hikaye ama aynı zamanda yerel sınırları çok aşan, son derece evrensel bi oyun.. bi başarısı da bu.
şimdi bu noktada oyunun en etkileyici bölümlerinden birini anlatmalıyım. bu biraz teknikle ilgili olsa da asıl, hikayeye bağlı. dekor olarak bir odanın kullanıldığını söyledim. sağ tarafta evin diğer odalarına açılan kapılar, soldaysa evin giriş kapısı var. hikayenin bi yerinde berkun oya bu gördüğümüz mekanla yetinmiyor. kadın evi terk ediyor, çıkıp gidiyor. erkek de peşinden.. artık sahnede kimse yok. ama asansörün sesi, apartman kapısının açılıp kapanması, sonra cadde, trafik, şehrin gürültüsü ve orada erkeğin kadını dönmeye ikna etmeye çalışması, kadının bi taksiye atlayıp gitmesi gözlerimizin önünde değil kulaklarımızda oynuyor. gördüğümüz sadece oda ve açık kalan giriş kapısı ki, az sonra kulaklarımızda dışarıdaki oyun devam ederken o kapıdan da başka biri giriyor… berkun oya aslında buna benzer bi şeyi “bomba”da yapıyor. orada tam tersi. oyuncular sahnede birer sandalyede oturuyor. sonra video görüntüleri de eşlik ederken oturdukları yerden oynuyorlar. biraz okuma tiyatrosu gibi.. ama kuşkusuz bambaşka, bi yenilik. yine de bu seferkinin etkisi benim için en azından o anda çok daha fazla oldu, çok heyecanlandım. bi kez daha hayran oldum.
oyunculardan söz etmeliyim. bartu küçükçağlayan.. yine süper. daha önce de yazdım. bu genç adamı daha uzun yıllar tiyatroda, sinemada izleyebilecek olmak beni çok mutlu ediyor. hep büyük keyifle.. bi de hani şu cümle sonlarındaki “yaa..”ların bu kadar yakıştığı bi oyuncu daha yok. bi röportajından alıntı yapacacağım ki her oyuncunun söylemeye cesaret edebileceği bi şey değil ve benim de tiyatroya bakışıma çok uyuyor:
ve öykü karayel. bi ara çok kısa görünüp gittiğini düşünürken yeniden ortaya çıkıp oyunu nasıl taşıyor öyle. bi kere tamam, diyaloglar çok iyi ama ortadaki oyunculuğa da şapka çıkartılır. şivesiyle duygusuyla çok başarılı. tülin özen ve ozan çelik’i de anmadan geçmeyeyim.
gelelim baştaki soruya. oyunun adı nereden geliyor? farklı kültürler, farklı bakışlar ve evet, bi yandakiler için “güzel şeyler bizim tarafta”.. ama bu kadar basit değil. bu metaforik cümleyi kesinlikle oyunun sonundaki o kısa öyküden ayırmamak gerek. ben oyunun süresini 70 dakika biliyordum, ama yarım saat daha uzunmuş. işe gecikiyorum sonlara doğru biraz huzursuzlandım. oyundan da kopmak istemiyorum ama nasıl bitecek, nasıl bağlayacak diye de çok merak etmeye başladım. bi yandan “yok” diyorum “güzelim oyunun sonu hayalkırıklığı olacak. anlamsız bi şekilde bitecek”.. ee yazan ben değilim tabii. sonundaki öykü çok basit, çok sıradan, hatta klişe bile diyebilirsiniz. ama o kısa öykünün bitişi, “güzel şeyler bizim tarafta”nın gelip oraya yerleşmesi muhteşem. buraya onu yazmayacağım, ama arkadaşıma şunu söyledim: bi yazar olsaydım ve sadece o bölümü yazsaydım, daha fazlasını istemezdim, ömür boyu yeterdi bana…
e bilemedi tabii..
-dikkat oyunun içeriğine dair bilgiler var-
“güzel şeyler bizim tarafta” birkaç açından çok etkiledi beni. bi kere teknik olarak. hani anlattım: sahne bi akvaryum gibi. oyuncular bi camın arkasında. seyircinin kulağında kulaklık.. oyundaki en ufak sesi bile çok net duyuyorsunuz: kadın erkeğin saçını okşarken, kitapların sayfalarını karıştırırken ya da yere düşen bi anahtarlık…hepsi kulağınızda, sinema gibi, efektöre de ihtiyaç yok..
sonra, metin tabii ki.. hikaye hemen başlangıçta seyirciyi içine çekiyor. beraber yaşayan genç bi çift ve darmadağın bir oda... onlar yokken eve birileri girmiş. ama hiçbir şey kayıp değil. merak hep en üst seviyede. hele o fotoğraf makinesinin etrafında dönen soru işaretleri...
oyunu, temposuna bakarak iki bölüme ayırsak, berkun oya, diğer iki karakterin de ortaya çıktığı gerilimin tavan yaptığı bölümde de, sonra türbanlı kadınla ev sahibi erkeğin baş başa kaldıkları ve daha çok kadının erkeğe kendi hikayesini anlattığı dingin bölümde de kalemini muhteşem kullanıyor. sevmek, ahlak, özgürlük üzerine bi oyun ya bu.. farklı kültürden, farklı coğrafyadan iki çiftin bu kavramları nasıl gördüklerini, nasıl yaşadıklarını görüyorsunuz sahnede. ben böyle yazınca sıkıcı gibi durabilir ama hiç öyle değil, çünkü kimi zaman hayatın içinde kaçırdığınız komiklikler de burada gözünüzün önünde. bi de şu var: “güzel şeyler bizim tarafta” bu topraklardan çıkan bi hikaye ama aynı zamanda yerel sınırları çok aşan, son derece evrensel bi oyun.. bi başarısı da bu.
şimdi bu noktada oyunun en etkileyici bölümlerinden birini anlatmalıyım. bu biraz teknikle ilgili olsa da asıl, hikayeye bağlı. dekor olarak bir odanın kullanıldığını söyledim. sağ tarafta evin diğer odalarına açılan kapılar, soldaysa evin giriş kapısı var. hikayenin bi yerinde berkun oya bu gördüğümüz mekanla yetinmiyor. kadın evi terk ediyor, çıkıp gidiyor. erkek de peşinden.. artık sahnede kimse yok. ama asansörün sesi, apartman kapısının açılıp kapanması, sonra cadde, trafik, şehrin gürültüsü ve orada erkeğin kadını dönmeye ikna etmeye çalışması, kadının bi taksiye atlayıp gitmesi gözlerimizin önünde değil kulaklarımızda oynuyor. gördüğümüz sadece oda ve açık kalan giriş kapısı ki, az sonra kulaklarımızda dışarıdaki oyun devam ederken o kapıdan da başka biri giriyor… berkun oya aslında buna benzer bi şeyi “bomba”da yapıyor. orada tam tersi. oyuncular sahnede birer sandalyede oturuyor. sonra video görüntüleri de eşlik ederken oturdukları yerden oynuyorlar. biraz okuma tiyatrosu gibi.. ama kuşkusuz bambaşka, bi yenilik. yine de bu seferkinin etkisi benim için en azından o anda çok daha fazla oldu, çok heyecanlandım. bi kez daha hayran oldum.
oyunculardan söz etmeliyim. bartu küçükçağlayan.. yine süper. daha önce de yazdım. bu genç adamı daha uzun yıllar tiyatroda, sinemada izleyebilecek olmak beni çok mutlu ediyor. hep büyük keyifle.. bi de hani şu cümle sonlarındaki “yaa..”ların bu kadar yakıştığı bi oyuncu daha yok. bi röportajından alıntı yapacacağım ki her oyuncunun söylemeye cesaret edebileceği bi şey değil ve benim de tiyatroya bakışıma çok uyuyor:
“Eski oyunları sevmek artık bana, bara gidip cover grupları dinlemek gibi geliyor… Herkesin sevdiği önemli şarkıları tekrar tekrar, bazen iyi bazen kötü gruplarla dinlemek gibi... Shakespeare bugün yazıp, “Bana gel oyna” deseydi, “hayır” mı diyecektim? Tamam, bugün de karşılıklarını bulabilirsin Shakespeare oyunlarının, hayatında bir yerlere koyup onu yüceltebilirsin... Ama bana göre değil. Kendi yazdığı oyunu yöneten biri varsa karşında -Berkun Oya gibi- o zaman daha güzel oyuncu oluyorsun.”
ve öykü karayel. bi ara çok kısa görünüp gittiğini düşünürken yeniden ortaya çıkıp oyunu nasıl taşıyor öyle. bi kere tamam, diyaloglar çok iyi ama ortadaki oyunculuğa da şapka çıkartılır. şivesiyle duygusuyla çok başarılı. tülin özen ve ozan çelik’i de anmadan geçmeyeyim.
gelelim baştaki soruya. oyunun adı nereden geliyor? farklı kültürler, farklı bakışlar ve evet, bi yandakiler için “güzel şeyler bizim tarafta”.. ama bu kadar basit değil. bu metaforik cümleyi kesinlikle oyunun sonundaki o kısa öyküden ayırmamak gerek. ben oyunun süresini 70 dakika biliyordum, ama yarım saat daha uzunmuş. işe gecikiyorum sonlara doğru biraz huzursuzlandım. oyundan da kopmak istemiyorum ama nasıl bitecek, nasıl bağlayacak diye de çok merak etmeye başladım. bi yandan “yok” diyorum “güzelim oyunun sonu hayalkırıklığı olacak. anlamsız bi şekilde bitecek”.. ee yazan ben değilim tabii. sonundaki öykü çok basit, çok sıradan, hatta klişe bile diyebilirsiniz. ama o kısa öykünün bitişi, “güzel şeyler bizim tarafta”nın gelip oraya yerleşmesi muhteşem. buraya onu yazmayacağım, ama arkadaşıma şunu söyledim: bi yazar olsaydım ve sadece o bölümü yazsaydım, daha fazlasını istemezdim, ömür boyu yeterdi bana…
23 Eylül 2010 Perşembe
kemal... fusun...
iki yıldır bi dizi film izler gibi aralıklarla, bazen iki günde bir, bazen haftada, ayda bir-iki sayfa, bazen kaptırıp 40-50 sayfa okuduğum ve ne kadar ara versem de nerede kaldığımı hiç unutmadığım masumiyet müzesinin artık ne yazık ki sonlarına geldim.. bugün-yarın bitecek.. oysa ne çok alıştım kemal'e, fusun'a, nesibe hala'ya, çetin'e, feridun'a ve diğerlerine... hele şimdi en guzel yerindeyim sanırım. fusun ile feridun ayrıldı, vecihe hanım kabullendi, düğün planları yapıldı.. böyle bitse keşke. hep mutlu olsalar artık, böyle hatırlasam kemal ile fusun'u... ama oyle olmayacak değil mi?.. olmayacak.
o yuzden burada bıraksam mı, hiç sonunu getirmeden?
çok sevdim kemal'i, fusun'u..
o yuzden burada bıraksam mı, hiç sonunu getirmeden?
çok sevdim kemal'i, fusun'u..
20 Ağustos 2010 Cuma
oyunlar oyunlar oyunlar
bir yıl öncesinde güzel bir adet edinmiştim: izlediğim her oyundan sonra, hiç gecikmeden aklımda kalanları yazardım, küçük eleştiriler gibi… o yılın sonlarına doğru biraz savsakladım bu işi, yazın yaklaşmasına, havaların ısınmasına verdim ama düpedüz tembelliktendi, gerisi bahane... örneğin o günlerde izlediğim devlet tiyatrosunun kral dairesi adlı oyunuyla ilgili mutlaka bir şeyler yazmalıydım. çok sevmiştim oyunu, hem metin olarak hem sahnelemesi çok yaratıcıydı… sonra istanbul halk tiyatrosunun gagarin sokağı vardı. başarılı oyunculuklara ve merak uyandıran açılış sahnesine rağmen sonu beklediğim gibi gelmemişti. benim pek hoşlanmadığım katı politik tiyatro örneğine dönüşmüştü.
o dönem izlediğim belki bir-iki oyun daha vardı ama işte yazmayı boşlayınca hatırlamak da zor oluyor… maalesef bu kötü durum geçen yıl izlediğim onca oyun için yine geçerli. o kadar istememe rağmen sanırım hiçbir oyun sonrasında birkaç cümlecik olsun aklımda kalanları yazamadım. şimdi eylül-ekim gelmeden, yeni sezon başlamadan toplu bir değerlendirme yapma niyetindeyim. taze yorumlar gibi olur mu bilmem. belki böylesi daha objektif de olabilir, biraz geriden bakmak aklımda güzel ve çirkinin daha net oluşmasına yardımcı olmuş olabilir, yine de bilemeyiz.
eminim arada unuttuklarım olacak ama geçen sezon ilk izlediğim oyunu çok iyi hatırlıyorum. çünkü o, yılın en iyilerindendi: haluk bilginer’den 7 müzikali… bu müthiş adamın sesini kullanmadaki ustalığına bir kez daha şapka çıkardım, dakikalarca ayakta alkışladım. shakespeare metinlerinden oluşturulan çok başarılı bir kolaj... bir erkeğin 7 evreye ayrılmış hayatı... müzikler, şarkılar, bilginer’e eşlik eden soytarılar hepsi çok başarılıydı. o akşam oyun atölyesinde pek keyifli ayrıldığımı hatılıyorum, sezona iyi bir başlangıçtı.
sonra bir önceki yıl çok başarılı işlere imza atan dot’un iki yeni oyununa çıkar çıkmaz bilet aldığımı hatırlıyorum: alışveriş ve s***ş ve pornografi. ikisi de kasım’da sahnelenmeye başladı. ilki elbette adına da yansıdığı gibi çok çarpıcıydı, aslında artık tam da dot’tan beklediğimiz gibi. ama eksik bir şeyler vardı. belki geçen yıl izlediğim oyunlarının biraz gerisindeydi, dot bizi bunun ötesine götürmüştü zaten. yine de tabii ki başarılıydı. ama pornografi için bunu bile söyleyemeyeceğim. ısınamadağım bir oyun oldu, fazlasına gerek yok…
geçen sezon izlediğim oyunları şimdi tekrar şöyle bir düşününce, en çok hayret ettiğim şey devlet tiyatrosunda beğendiğim oyunların çokluğu… herhalde ilk sırada vahşet tanrısı gelir. nisan’da izlemiştim. dört oyuncusu, ülkü duru, zerrin tekindor, zafer algöz ve işdar gökseven’in büyük katkısıyla son derece başarılı bir komedi. bu yıl devam edecektir sanırım, mutlaka izlenmeli.
vahşet tanrısı’nın yönetmeni celal kadri kınoğlu’nu aynı günlerde bu kez oyunculuğuyla da takdir ettim. istanbul devlet tiyatrosunun bir başka oyunu imparatorluk kuranlar’da başroldeydi, alkışı en çok hak edenlerden oldu. devlet tiyatrosu bir boris vian oyununu sanırım ilk kez sahneliyordu, zihnimdekinden farklı, ama gayet başarılıydı oyun.
devlet tiyarosundan devam o zaman. yine nisan’da… profesyonel’de iki muhteşem oyuncu vardı sahnede: bülent emin yarar ve yetkin dikinciler. sırp yazar duşan kovaçevic’in kara-komedisinde yine oyunculuk dersi veriyorlardı.
kovaçevic’in bir oyununu da şehir tiyatroları sahneledi geçen yıl: intiharın genel provası. ve bu kez bülent emin yarar’ın eşi bennu yıldırımlar vardı başrollerin birinde. bu kez sadece kara-komedi değil fantastik unsurlar da vardı oyunda. evet beğendim ama ayrıca belirtmem gerek, dört-beş karakteri birden canlandıran serhat kılıç çok başarılıydı.
hızlı hızlı, beğendiğim diğer oyunları sayayım bari, yoksa yazı bitmeyecek. yine devlet tiyatrosunda yıllar sonra çetin tekindor’u izledim rita’nın şarkısında. sanırım ocak sonlarındaydı. tülay günal eşlik ediyordu tekindor’a. eskiden pazar sabahları trt’de gösterilen amerikan filmlerine benziyordu oyun, ama ben çok sevdim. tabii ki daha çok, tekindor ve günal’ın oyunculukları sayesinde. şimdi geçen yılın başarılı erkek oyuncu performanslarını düşününce, işte h.bilginer, b.e.yarar, y.dikinciler, c.k.kınoğlu vd., en iyisini belirlemek çok güç belki ama, hadi çetin tekindor desem kim ne diyebilir?
devlet tiyatrosunda bir önceki yılın oyunlarından sokrates’in son gecesi’ni ancak ocak’ın ilk günlerinde yer bulup izleyebildim. orada da mustafa uğurlu çok iyiydi mesela… annemin cesareti vasattı ama sıkmadı. kasım’da izlediğim lozan’daysa hiç yalan yok: uyudum. umarım memet baydur’un kemikleri sızlamaz…
geçen yıl maddi durumlar nedeniyle devlet tiyatrolarına daha çok gitmiş, özellerde daha seçici davranmışım. yıldız kenter’i bir kez daha izlememek olmazdı tabii. çok da sevdiğim bir oyun oldu kraliçe lear. doğum günümden birkaç gün sonra izlemiştim, o sırada burada da yazdığım "hiç yaşını küçük göstermek ister mi insan?" repliğine oyunda da rastlamam pek bi hoş olmuştu.
seçicilik de bi yere kadar, her zaman doğru tercih yapmak zor tabii. işte, tiyatro stüdyosunun şölen’i… her şey bir yana, dublaj setlerinde hayranlıkla seyrettiğim payidar tüfekçioğlu için gittim ama sonu maalesef hüsrandı. tüfekçioğluyla ilgisi yok tabii ki. neyse ki payidar ağbinin müthiş oyunculuğunu iki sene önce yer altında notlar’da izleme şansını da bulmuştum. şölen’de sorun çeviriden itibaren en başta ahmet levendoğlu’nda, ama eminim hiç kabul etmez.
devam edecek…
o dönem izlediğim belki bir-iki oyun daha vardı ama işte yazmayı boşlayınca hatırlamak da zor oluyor… maalesef bu kötü durum geçen yıl izlediğim onca oyun için yine geçerli. o kadar istememe rağmen sanırım hiçbir oyun sonrasında birkaç cümlecik olsun aklımda kalanları yazamadım. şimdi eylül-ekim gelmeden, yeni sezon başlamadan toplu bir değerlendirme yapma niyetindeyim. taze yorumlar gibi olur mu bilmem. belki böylesi daha objektif de olabilir, biraz geriden bakmak aklımda güzel ve çirkinin daha net oluşmasına yardımcı olmuş olabilir, yine de bilemeyiz.
eminim arada unuttuklarım olacak ama geçen sezon ilk izlediğim oyunu çok iyi hatırlıyorum. çünkü o, yılın en iyilerindendi: haluk bilginer’den 7 müzikali… bu müthiş adamın sesini kullanmadaki ustalığına bir kez daha şapka çıkardım, dakikalarca ayakta alkışladım. shakespeare metinlerinden oluşturulan çok başarılı bir kolaj... bir erkeğin 7 evreye ayrılmış hayatı... müzikler, şarkılar, bilginer’e eşlik eden soytarılar hepsi çok başarılıydı. o akşam oyun atölyesinde pek keyifli ayrıldığımı hatılıyorum, sezona iyi bir başlangıçtı.
sonra bir önceki yıl çok başarılı işlere imza atan dot’un iki yeni oyununa çıkar çıkmaz bilet aldığımı hatırlıyorum: alışveriş ve s***ş ve pornografi. ikisi de kasım’da sahnelenmeye başladı. ilki elbette adına da yansıdığı gibi çok çarpıcıydı, aslında artık tam da dot’tan beklediğimiz gibi. ama eksik bir şeyler vardı. belki geçen yıl izlediğim oyunlarının biraz gerisindeydi, dot bizi bunun ötesine götürmüştü zaten. yine de tabii ki başarılıydı. ama pornografi için bunu bile söyleyemeyeceğim. ısınamadağım bir oyun oldu, fazlasına gerek yok…
geçen sezon izlediğim oyunları şimdi tekrar şöyle bir düşününce, en çok hayret ettiğim şey devlet tiyatrosunda beğendiğim oyunların çokluğu… herhalde ilk sırada vahşet tanrısı gelir. nisan’da izlemiştim. dört oyuncusu, ülkü duru, zerrin tekindor, zafer algöz ve işdar gökseven’in büyük katkısıyla son derece başarılı bir komedi. bu yıl devam edecektir sanırım, mutlaka izlenmeli.
vahşet tanrısı’nın yönetmeni celal kadri kınoğlu’nu aynı günlerde bu kez oyunculuğuyla da takdir ettim. istanbul devlet tiyatrosunun bir başka oyunu imparatorluk kuranlar’da başroldeydi, alkışı en çok hak edenlerden oldu. devlet tiyatrosu bir boris vian oyununu sanırım ilk kez sahneliyordu, zihnimdekinden farklı, ama gayet başarılıydı oyun.
devlet tiyarosundan devam o zaman. yine nisan’da… profesyonel’de iki muhteşem oyuncu vardı sahnede: bülent emin yarar ve yetkin dikinciler. sırp yazar duşan kovaçevic’in kara-komedisinde yine oyunculuk dersi veriyorlardı.
kovaçevic’in bir oyununu da şehir tiyatroları sahneledi geçen yıl: intiharın genel provası. ve bu kez bülent emin yarar’ın eşi bennu yıldırımlar vardı başrollerin birinde. bu kez sadece kara-komedi değil fantastik unsurlar da vardı oyunda. evet beğendim ama ayrıca belirtmem gerek, dört-beş karakteri birden canlandıran serhat kılıç çok başarılıydı.
hızlı hızlı, beğendiğim diğer oyunları sayayım bari, yoksa yazı bitmeyecek. yine devlet tiyatrosunda yıllar sonra çetin tekindor’u izledim rita’nın şarkısında. sanırım ocak sonlarındaydı. tülay günal eşlik ediyordu tekindor’a. eskiden pazar sabahları trt’de gösterilen amerikan filmlerine benziyordu oyun, ama ben çok sevdim. tabii ki daha çok, tekindor ve günal’ın oyunculukları sayesinde. şimdi geçen yılın başarılı erkek oyuncu performanslarını düşününce, işte h.bilginer, b.e.yarar, y.dikinciler, c.k.kınoğlu vd., en iyisini belirlemek çok güç belki ama, hadi çetin tekindor desem kim ne diyebilir?
devlet tiyatrosunda bir önceki yılın oyunlarından sokrates’in son gecesi’ni ancak ocak’ın ilk günlerinde yer bulup izleyebildim. orada da mustafa uğurlu çok iyiydi mesela… annemin cesareti vasattı ama sıkmadı. kasım’da izlediğim lozan’daysa hiç yalan yok: uyudum. umarım memet baydur’un kemikleri sızlamaz…
geçen yıl maddi durumlar nedeniyle devlet tiyatrolarına daha çok gitmiş, özellerde daha seçici davranmışım. yıldız kenter’i bir kez daha izlememek olmazdı tabii. çok da sevdiğim bir oyun oldu kraliçe lear. doğum günümden birkaç gün sonra izlemiştim, o sırada burada da yazdığım "hiç yaşını küçük göstermek ister mi insan?" repliğine oyunda da rastlamam pek bi hoş olmuştu.
seçicilik de bi yere kadar, her zaman doğru tercih yapmak zor tabii. işte, tiyatro stüdyosunun şölen’i… her şey bir yana, dublaj setlerinde hayranlıkla seyrettiğim payidar tüfekçioğlu için gittim ama sonu maalesef hüsrandı. tüfekçioğluyla ilgisi yok tabii ki. neyse ki payidar ağbinin müthiş oyunculuğunu iki sene önce yer altında notlar’da izleme şansını da bulmuştum. şölen’de sorun çeviriden itibaren en başta ahmet levendoğlu’nda, ama eminim hiç kabul etmez.
devam edecek…
10 Ağustos 2010 Salı
kime?
aklıma bisürü güzel şey geliyor.. telefonu alıyorum elime, bir an önce yazmalıyım.. ama kime?.. rehberde adını sileli çok oldu, bunları paylaşacağım kimse yok hala.
30 Nisan 2010 Cuma
kıyamam
açtım, bilgisayardaki fotoğraflarımıza baktım.. hala silmedim onları. senden kalan hiçbir anıyı silemedim. belki biraz gerilerde kalıyor bazen, ama çıkıyor işte.
geçen ay ne çok girdin rüyalarıma. başkasını göreyim istiyordum oysa. o kadar istemiyormuşum demek ki. senden başkasını ne zaman isteyeceğim?
bi sabah, yine böyle seni görmüşüm rüyamda, sonra gerçekmiş gibi mutlulukla uyanmışım. “eninde sonunda affedeceğimi biliyordum seni” diyorum.. eskisi gibi..
o yüzden yazmadım mı? sıcağı sıcağına, kendimi zorlaya zorlaya, en çok canımı yaktığın anları bir sayfaya sığdırdım. affetmeye meyledersem hatırlayayım diye.. ama okumayacağım şimdi onları. fotoğraflarda o kadar mutluyum, mutluyuz ki.. kıyamam..
geçen ay ne çok girdin rüyalarıma. başkasını göreyim istiyordum oysa. o kadar istemiyormuşum demek ki. senden başkasını ne zaman isteyeceğim?
bi sabah, yine böyle seni görmüşüm rüyamda, sonra gerçekmiş gibi mutlulukla uyanmışım. “eninde sonunda affedeceğimi biliyordum seni” diyorum.. eskisi gibi..
o yüzden yazmadım mı? sıcağı sıcağına, kendimi zorlaya zorlaya, en çok canımı yaktığın anları bir sayfaya sığdırdım. affetmeye meyledersem hatırlayayım diye.. ama okumayacağım şimdi onları. fotoğraflarda o kadar mutluyum, mutluyuz ki.. kıyamam..
4 Nisan 2010 Pazar
fail-i müşterek
Altıdan Sonra Tiyatro, onuncu yılında beşinci özgün oyununa başlıyor. Tek kişilik çoklu bir ödeşme: “Fail-i Müşterek”. Yiğit Sertdemir bu kez ortak işlediğimiz suçları anlatıyor.
Yiğit Sertdemir genç kuşağın en başarılı tiyatrocularından. Makina mükendisliği eğitimini bırakıp kendini tiyatroya vermiş. Yazıyor, oynuyor, yönetiyor, kim bilir başka neler yapıyor tiyatro için. Ama sorduğumda “asıl işim yazmak” diyor, “yoksa şöyle büyük bir oyuncu olayım diye derdim yok.”
On yıl önce arkadaşlarıyla kurdukları Altıdan Sonra Tiyatro’nun diğer dört özgün oyununda olduğu gibi “Fail-i Müşterek”te de Yiğit Sertdemir’in imzası var. Bu kez tamamiyle kurmaca bir oyun değil. Bu ülke insanlarına bir yakın geçmiş hatırlatması belki… Sertdemir’e göre unutmak, yok saymak, sözde duyarlı davranmak bizim toplum olarak müşterek fiillerimiz, ortak suçumuz. Oyun biraz bunların masaya yatırılması. 12 Eylül de var içinde, katliamlar da, deprem de, fail-i meçhul cinayetler de… Bu açıdan yarı belgesel, yarı kurgusal, yarı anlatı niteliğinde.
“Ama herhangi bir acının ağıtı değil. Olsa olsa bir ayıbı, utancı... Ortak işlediğimiz bütün bu suçlar sırasında biz ne yapıyorduk sorusunu sordurmak, düşündürmek amaç.” Bunun için seyirciye koltuğunda rahat yok…
“Oyundan çok bir seyir hali. Aktarıcı seyircinin ortasında. Seyirci anlatılanla sürekli ilişki içinde, müşterek bir fiilin içinde. Seyirciye açık bir saldırı aslında. Saldırıyor ama aktaran da saldırının içinde kalıyor. Kendini dışarıda tutup bir şey anlatılmıyor.”
Sadece salondakiler değil, sokaktaki vatandaşla da röportajlar var oyunda. Ve sıkı bir arşiv çalışması yapılmış. Yiğit Sertdemir, oyunlarında hep toplumsal olaylarla sanatı nasıl birleştirilebileceğini aradığını söylüyor. Fail-i Müşterek’te de bunu yapmış. Olmazsa olmazı yine kara mizah. Altıdan Sonra Tiyatro’nun bu sezon İstanbul’a kazandırdığı Kumbaracı50 sahnesinin bir bahaneyle bir süre kapatılması da yer almış oyunda: “gülümseyeceğiz ama acısını da çekeceğiz”…
Yiğit Sertdemir genç kuşağın en başarılı tiyatrocularından. Makina mükendisliği eğitimini bırakıp kendini tiyatroya vermiş. Yazıyor, oynuyor, yönetiyor, kim bilir başka neler yapıyor tiyatro için. Ama sorduğumda “asıl işim yazmak” diyor, “yoksa şöyle büyük bir oyuncu olayım diye derdim yok.”
On yıl önce arkadaşlarıyla kurdukları Altıdan Sonra Tiyatro’nun diğer dört özgün oyununda olduğu gibi “Fail-i Müşterek”te de Yiğit Sertdemir’in imzası var. Bu kez tamamiyle kurmaca bir oyun değil. Bu ülke insanlarına bir yakın geçmiş hatırlatması belki… Sertdemir’e göre unutmak, yok saymak, sözde duyarlı davranmak bizim toplum olarak müşterek fiillerimiz, ortak suçumuz. Oyun biraz bunların masaya yatırılması. 12 Eylül de var içinde, katliamlar da, deprem de, fail-i meçhul cinayetler de… Bu açıdan yarı belgesel, yarı kurgusal, yarı anlatı niteliğinde.
“Ama herhangi bir acının ağıtı değil. Olsa olsa bir ayıbı, utancı... Ortak işlediğimiz bütün bu suçlar sırasında biz ne yapıyorduk sorusunu sordurmak, düşündürmek amaç.” Bunun için seyirciye koltuğunda rahat yok…
“Oyundan çok bir seyir hali. Aktarıcı seyircinin ortasında. Seyirci anlatılanla sürekli ilişki içinde, müşterek bir fiilin içinde. Seyirciye açık bir saldırı aslında. Saldırıyor ama aktaran da saldırının içinde kalıyor. Kendini dışarıda tutup bir şey anlatılmıyor.”
Sadece salondakiler değil, sokaktaki vatandaşla da röportajlar var oyunda. Ve sıkı bir arşiv çalışması yapılmış. Yiğit Sertdemir, oyunlarında hep toplumsal olaylarla sanatı nasıl birleştirilebileceğini aradığını söylüyor. Fail-i Müşterek’te de bunu yapmış. Olmazsa olmazı yine kara mizah. Altıdan Sonra Tiyatro’nun bu sezon İstanbul’a kazandırdığı Kumbaracı50 sahnesinin bir bahaneyle bir süre kapatılması da yer almış oyunda: “gülümseyeceğiz ama acısını da çekeceğiz”…
28 Şubat 2010 Pazar
kış saatine geçiyorum..
bizde yaş konusunda uzlaşma yoktur çoğu zaman. “20” desek, “a olur mu sen daha 19'sun” derler, “19” desek, tersini söyleyen çıkar: “19 bitti, bitti o, şimdi 20 oldun” diye.. yani tam belli değildir aslında yaşımız.
ben bugüne kadar büyüğünü tercih ederdim. hiç küçük görülmek ister mi insan?..
meğer istermiş...
artık kış saatine geçiyorum. 1 yıl geri alıyorum yaşımı. geçen sene de 30 sayıyordum kendimi, yarın da 30 oluyorum.
hem bak şimdi bi daha düşününce doğrusu da budur valla :)
ama aramızda kalsın, bu tür hesaplara başladığıma göre.. değiştirmesem de yaşımı, yaşlanmaya başladığımın işaretidir 2010’un 1 mart’ı..
ben bugüne kadar büyüğünü tercih ederdim. hiç küçük görülmek ister mi insan?..
meğer istermiş...
artık kış saatine geçiyorum. 1 yıl geri alıyorum yaşımı. geçen sene de 30 sayıyordum kendimi, yarın da 30 oluyorum.
hem bak şimdi bi daha düşününce doğrusu da budur valla :)
ama aramızda kalsın, bu tür hesaplara başladığıma göre.. değiştirmesem de yaşımı, yaşlanmaya başladığımın işaretidir 2010’un 1 mart’ı..
26 Ocak 2010 Salı
not
düşünsem, hayatta aklıma gelmeyecek bir kitabın, uygulamalı tiyatro eğitimi'nin sayfaları arasından bi sürpriz çıktı karşıma: bi not.. iki seneyi geçmiş yazılalı. aşk ve özlem dolu sözler...
hem çok mutlu oldum hem bi garip.. unutmuş muyum neyim bu heyecanı? böyle küçük sürprizleri eksik etmedik hayatımızdan. hiç çekinmedik, sıkıntımız olmadı sevgimizi göstermek, söylemek adına ama yazmaktan da hiç geri durmadık. yazı kalır diye herhalde.
içimdekileri en iyi anlatacak sözleri bulmak için uğraşırdım. bazen su gibi akardı zaten.. mutluluk taşardı yüreğimden. seni okurken düşünürdüm, aynı mutluluğu sende de göreceğimi bilerek..
özlemişim o hislerle bi şeyler yazmayı.. ve böyle güzel notlar almayı.. çoktandır elime almadığım başka kitapları da karıştırıyorum şimdi. ortak imzamızı arıyorum:
hep seninle...!
hem çok mutlu oldum hem bi garip.. unutmuş muyum neyim bu heyecanı? böyle küçük sürprizleri eksik etmedik hayatımızdan. hiç çekinmedik, sıkıntımız olmadı sevgimizi göstermek, söylemek adına ama yazmaktan da hiç geri durmadık. yazı kalır diye herhalde.
içimdekileri en iyi anlatacak sözleri bulmak için uğraşırdım. bazen su gibi akardı zaten.. mutluluk taşardı yüreğimden. seni okurken düşünürdüm, aynı mutluluğu sende de göreceğimi bilerek..
özlemişim o hislerle bi şeyler yazmayı.. ve böyle güzel notlar almayı.. çoktandır elime almadığım başka kitapları da karıştırıyorum şimdi. ortak imzamızı arıyorum:
hep seninle...!
25 Ocak 2010 Pazartesi
elvan'ın ayakkabısı
haber elvan’ın dünya fair play ödülüne layık görülmesiydi.. nedenini biliyorsunuz artık: dünya şampiyonasında etiyopyalı atlet ayakkabılarını otelde unutmuş. elvan yedek ayakkabısını vermiş ona, yarışa öyle girebilmiş. hatta elvan’ın ayakkabısıyla koştuğu o yarışta ikinci gelmiş, gümüş madalya kazanmış.
haber geldikten kısa süre sonra elvan’a bağlandık.. etiyopya’da kamptaydı. çok mutlu olduğunu söyledi ve o günü anlattı bize.. arada iki cümlesinde başka bir haber-hikaye vardı benim için.
bu olay, yani elvan’ın ayakkabısını rakibine vermesi nasıl duyulmuş biliyor musunuz? yarıştan sonra, belki bir-iki gün geçmiştir, elvan menajerine açılmış. hayır, amacı olanları anlatmak değil. demiş ki: “ya, ben ayakkabılarımı vermiştim ona, acaba geri isteyebilir misiniz?” ilk cümle bu, düşünün işte. bi şeyler hissettiniz mi?
sonra… menajer cin fikirli çıkmış. demiş ki: “elvan ne diyorsun, n’apmışsın sen?” elvan korkmuş bunu duyunca. çekinerek “yanlış bir şey mi yaptım?” diye sormuş..
bu da ikincisiydi.. haber böyle daha güzel oldu.
haber geldikten kısa süre sonra elvan’a bağlandık.. etiyopya’da kamptaydı. çok mutlu olduğunu söyledi ve o günü anlattı bize.. arada iki cümlesinde başka bir haber-hikaye vardı benim için.
bu olay, yani elvan’ın ayakkabısını rakibine vermesi nasıl duyulmuş biliyor musunuz? yarıştan sonra, belki bir-iki gün geçmiştir, elvan menajerine açılmış. hayır, amacı olanları anlatmak değil. demiş ki: “ya, ben ayakkabılarımı vermiştim ona, acaba geri isteyebilir misiniz?” ilk cümle bu, düşünün işte. bi şeyler hissettiniz mi?
sonra… menajer cin fikirli çıkmış. demiş ki: “elvan ne diyorsun, n’apmışsın sen?” elvan korkmuş bunu duyunca. çekinerek “yanlış bir şey mi yaptım?” diye sormuş..
bu da ikincisiydi.. haber böyle daha güzel oldu.
8 Ocak 2010 Cuma
kör kuyular
harika bi sonbahar tatiliydi.. hayatımın en güzel tatili.
dalyan, göcek, fethiye, akyaka.. dalaman havaalanında araba kiralayıp 5 güne birçok yer sığdırmıştık. “bi cd alalım demiştin, yolda dinleriz..” petrolcünün marketinde bir tek fatih erkoç vardı zevkimize uyan. iyi bi tercihti, güzel bi seyahat albümü. en çok “kör kuyular” şarkısı dolandı diline. slov bir şarkıydı ama sonlara doğru hızlanıyordu yeni düzenlemesi. ben de çok sevdim bunu, şarkı hızlandıkça basıyordum gaza, keyfimiz yerindeydi.. birlikte söylüyorduk, sözleri hiç umurumuzda değildi. çok iyi hatırlıyorum, dalyan’a otelimize vardığımızda güneş batmış, hava kararmak üzereydi yavaş yavaş.. ama biz hiç bitmesin istiyorduk bu mutluluk.
en güzel günlerimi seninle geçirdim, en güzel tatilleri de. o cd bende kaldı.. ara sıra bulup çıkarıyorum.. önce 5. şarkıyı dinliyorum.. hatta galiba her defasında en az 5 kez dinliyorum. ben hiç söylemiyorum artık, susuyorum.. ok oluyor sözleri, içimi kanatıyor.
“…kör kuyular içindeyim sensiz, ellerin uzanmıyor ellerime…”
dalyan, göcek, fethiye, akyaka.. dalaman havaalanında araba kiralayıp 5 güne birçok yer sığdırmıştık. “bi cd alalım demiştin, yolda dinleriz..” petrolcünün marketinde bir tek fatih erkoç vardı zevkimize uyan. iyi bi tercihti, güzel bi seyahat albümü. en çok “kör kuyular” şarkısı dolandı diline. slov bir şarkıydı ama sonlara doğru hızlanıyordu yeni düzenlemesi. ben de çok sevdim bunu, şarkı hızlandıkça basıyordum gaza, keyfimiz yerindeydi.. birlikte söylüyorduk, sözleri hiç umurumuzda değildi. çok iyi hatırlıyorum, dalyan’a otelimize vardığımızda güneş batmış, hava kararmak üzereydi yavaş yavaş.. ama biz hiç bitmesin istiyorduk bu mutluluk.
en güzel günlerimi seninle geçirdim, en güzel tatilleri de. o cd bende kaldı.. ara sıra bulup çıkarıyorum.. önce 5. şarkıyı dinliyorum.. hatta galiba her defasında en az 5 kez dinliyorum. ben hiç söylemiyorum artık, susuyorum.. ok oluyor sözleri, içimi kanatıyor.
“…kör kuyular içindeyim sensiz, ellerin uzanmıyor ellerime…”
1 Ocak 2010 Cuma
güzel bi gün, ilk gün
yeni yıla evde girdim, pek çok kez olduğu gibi.. saat 12 olmadan uyudum, ara sıra bu da olur.. uykumu iyi aldım, ne erken ne geç kalktım. pencereyi açtım, güneş vardı ama rüzgar fenaydı.. sıkı giyindim, kahvaltı için dışarı çıktım.. caddede yeni yeni açılıyordu çoğu yer.. erken davranan birkaç kafe dolmaya başlamıştı. birine girdim. garsonlarda hiç yılbaşı ertesi çalışıyor olmanın memnuniyetsizliği yoktu. belki vardı da yansıtmıyorlardı, güler yüzlüydü hepsi. yanıma birkaç dergi almıştım, karıştırırken kahvaltım geldi. sahanda yumurtayı sevdim, onun dışındakiler sıradandı. olsun, bozmadım keyfimi. güzel bir gün, ilk gündü.. teşekkür edip güler yüzlü garsonlara çıktım. “bu havada deniz görülmeye değerdir” diye düşünüp caddebostan sahiline indim. dalgalar çıldırmıştı, kıyıya vurdukça metrelerce yükseliyordu. yaklaştım, daha yakından izlemek istedim. tuzlu su çarpıyordu yüzüme, dudaklarıma bile değdi, tadını aldım, hoşuma gitti. çocuklar vardı, oyun olmuştu yükselip kıyıyı aşan dalgalar. el ele sevgililer.. ihtiyarlar, çoğunun yanında bir köpek vardı, dostları.. bi banka oturdum, bi şeyler yazdım. bunları, başka şeyleri.. pek söz vermem kendime “bu sene bunları bunları yapacağım” diye, bu kez neye güvendiysem sıraladım birkaç şey. hatta, belki yakışmadı bu güne ama hırslandım, “zorlayacağım kendimi, (mutlaka) yapacağım bunları” dedim. yine de başkalarına kanıt kalsın istemem, kendime saklıyorum. ama nottaki son sözü paylaşmak gerek:
“hayat seni seviyorum”
“hayat seni seviyorum”
14 Kasım 2009 Cumartesi
alışveriş ve s***ş
bizimkiler de buradaydı o gün.. babam “hangi oyuna gidiyorsun?” dedi.. 2 saniye durdum.. sonra “ingilizce bir adı var” dedim, ama o da tam çıkmadı ağzımdan: “alışveriş gibi bi şeyler işte, karışık biraz…”
dot 5. senesine 2 yeni oyunla giriyor.. biri başladı 10 gün önce: shopping and fucking.. tanıdık bir isim artık: geçen senenin maraton oyunu vur/yağmala/yeniden’in yazarı mark ravenhill’in kaleminden çıkma.. türkiye’ye dot’un tanıştırdığı in-yer-face akımının atalarından.. bir ilkörnek yani.. kesinlikle görülmeyi hak ediyor, kesinlikle ekibin her üyesi bu işin içinde yer aldığı için takdiri hak ediyor. yine büyük cesaret işi çünkü. ama.. olmayan bi şey var, bulamadım.
ne olduğunu bilmiyorum tam. metin yine çok zekice.. tüketim toplumu eleştirisi, bağımlılık, uyuşturucu, alışveriş, para eşittir medeniyet… alışveriş ve s***ş kavramları ister metafor olarak ister doğrudan tam hizmet ediyor metne.. yani evet öncekiler gibi yine rahatsız edici, sert, koltuklarınızda öyle rahat rahat oturamayacağınız türden. ama bi kürklü merkür kadar değil.. bana öyle geldi.. o kadar curcuna yok, belki ondandır. bi de brian karakteri.. bi ayrıksılığı var o rolün. benim için tam oturmayan taş o mu yine de emin değilim.
oyunculuklara söylenecek bi şey yok tabi. cem özeren ve tuğrul tülek, belki önceki performanslarını izleyenlere bi farklılıkları yok, devam rolüymüş hissi verebilir ama düşününce bu oyunun hakkı da budur.. serkan altunorak önplana çıkmadan çok başarılı..
bu ayki istanbul life’da “büyük bir şehirde, kasaba tiyatrosu gibi çalışıyoruz” demiş murat daltaban.. evet sahnedekiler, izleyiciler hep birbirine yakın dot’ta. en azından bi göz aşinalığı var. geçen sene özel olarak düzenlenen bilsar binasının da payı büyüktü.. şimdi kasaba fark edilir şekilde genişliyor. komşu kasabalardan duyanlar da daha çok geliyor, dot da yeni mekanlara açılıyor. yeni oyun pornografi bu hafta dotmarsta: başlıyor…
dot 5. senesine 2 yeni oyunla giriyor.. biri başladı 10 gün önce: shopping and fucking.. tanıdık bir isim artık: geçen senenin maraton oyunu vur/yağmala/yeniden’in yazarı mark ravenhill’in kaleminden çıkma.. türkiye’ye dot’un tanıştırdığı in-yer-face akımının atalarından.. bir ilkörnek yani.. kesinlikle görülmeyi hak ediyor, kesinlikle ekibin her üyesi bu işin içinde yer aldığı için takdiri hak ediyor. yine büyük cesaret işi çünkü. ama.. olmayan bi şey var, bulamadım.
ne olduğunu bilmiyorum tam. metin yine çok zekice.. tüketim toplumu eleştirisi, bağımlılık, uyuşturucu, alışveriş, para eşittir medeniyet… alışveriş ve s***ş kavramları ister metafor olarak ister doğrudan tam hizmet ediyor metne.. yani evet öncekiler gibi yine rahatsız edici, sert, koltuklarınızda öyle rahat rahat oturamayacağınız türden. ama bi kürklü merkür kadar değil.. bana öyle geldi.. o kadar curcuna yok, belki ondandır. bi de brian karakteri.. bi ayrıksılığı var o rolün. benim için tam oturmayan taş o mu yine de emin değilim.
oyunculuklara söylenecek bi şey yok tabi. cem özeren ve tuğrul tülek, belki önceki performanslarını izleyenlere bi farklılıkları yok, devam rolüymüş hissi verebilir ama düşününce bu oyunun hakkı da budur.. serkan altunorak önplana çıkmadan çok başarılı..
bu ayki istanbul life’da “büyük bir şehirde, kasaba tiyatrosu gibi çalışıyoruz” demiş murat daltaban.. evet sahnedekiler, izleyiciler hep birbirine yakın dot’ta. en azından bi göz aşinalığı var. geçen sene özel olarak düzenlenen bilsar binasının da payı büyüktü.. şimdi kasaba fark edilir şekilde genişliyor. komşu kasabalardan duyanlar da daha çok geliyor, dot da yeni mekanlara açılıyor. yeni oyun pornografi bu hafta dotmarsta: başlıyor…
2 Kasım 2009 Pazartesi
23 Ekim 2009 Cuma
olsun..
yazamıyorum ne vakit.. bi-iki denedim ama gitmedi sözcükler, tıkandı. olsun, şuraya bikaç satır da olsa bi şeyler yazacağım diye açtım bu notu.
güzel bi gündü mesela, bunu not düşeyim. öyle büyük şeyler beklemeyin. güzel bi ses tanıdım: jehan barbur. arada duymuşum tabi, hele 1-2 haftadır döndürüp döndürüp dinlediğim gürol ağırbaş düzenlemeli ezginin günlüğü şarkısı: yaprak! oradaki ses işte! bi defa bunu yazın bi kenara: deli bi şarkı, düzenleme, ses! yahu bu çeyrek albümünü 2 sene önce çıktığında aldım, dinledim kaç kereler. ama demek bazı şarkılar bi kulağımdan girmiş bi kulağımdan çıkmış. işte 2 hafta önce şöyle yeniden hatırlamak için dinleyince önce sabahat akkiraz'dan(hayır hiç 14 isim içinde olmasıyla ilgili değil) gemi aldı götürdü.. sonra da hemen ardından başlayan yaprak işte, jehan barbur. albümü çıkmış bu yılın başında: uyan. onu da dinledim az önce. nasıl duru bi ses, nasıl sevindim..
başka ne mutluluk verdi bugün bana: filmekimindeydim.. monica belluci ve sophia marceau'lu dönüşüm'ü izledim. psikolojik gerilim. güzel başlayan, ortalarda biraz sıkan, eh biraz sarkan belki. yani evet çok başarılı değil, idare ederdi ama festivalin havası işte, güzel bi şey..
a bak sonra asıl bu kısmı güzeldi günün: hava harikaydı. filmden sonra ayaklarım tünel, şişhane, kuledibi'ne gitti. önce bilmediğim sokaklara girdim.. değişik değişik dükkanlar, kafeler çıktı karşıma, tesadüfen uzak ihtimal'in çekildiği sokaklara düştü yolum.. bi gün yanımda biri olursa ona buraları da göstermeliyim diye aklıma yazdıktan sonra gittim kuledibinde çayhaneye oturdum. mutluluk ya bu, hani küçük şeylerde derler: çay da tost da şaşırtıcı güzellikte çıktı, keyiflendim. mungan'ın son hikayeleri vardı yanımda, okumaya devam ettim. bazısı pek sevmez, burun kıvırır, ben severim; altını çizmek istediğim satırlar, beni içine çeken hikayeler, yazma isteği uyandıran anlatımlar bulurum onda.. yine öyle, hoşuma gitti.
sonra karaköyden kadıköye vapur sefası.. tarihi yarımadanın üzerinde güneşin kızıllığı. sevilmez mi bu istanbul, dedirtiyor.. mutluluk işte.
eh neyse, asıl yazmak istediklerimi yazamadım ama not amacına ulaştı herhalde, bikaç satır çoktan geride kaldı.. uyku istiyorum şimdi..
güzel bi gündü mesela, bunu not düşeyim. öyle büyük şeyler beklemeyin. güzel bi ses tanıdım: jehan barbur. arada duymuşum tabi, hele 1-2 haftadır döndürüp döndürüp dinlediğim gürol ağırbaş düzenlemeli ezginin günlüğü şarkısı: yaprak! oradaki ses işte! bi defa bunu yazın bi kenara: deli bi şarkı, düzenleme, ses! yahu bu çeyrek albümünü 2 sene önce çıktığında aldım, dinledim kaç kereler. ama demek bazı şarkılar bi kulağımdan girmiş bi kulağımdan çıkmış. işte 2 hafta önce şöyle yeniden hatırlamak için dinleyince önce sabahat akkiraz'dan(hayır hiç 14 isim içinde olmasıyla ilgili değil) gemi aldı götürdü.. sonra da hemen ardından başlayan yaprak işte, jehan barbur. albümü çıkmış bu yılın başında: uyan. onu da dinledim az önce. nasıl duru bi ses, nasıl sevindim..
başka ne mutluluk verdi bugün bana: filmekimindeydim.. monica belluci ve sophia marceau'lu dönüşüm'ü izledim. psikolojik gerilim. güzel başlayan, ortalarda biraz sıkan, eh biraz sarkan belki. yani evet çok başarılı değil, idare ederdi ama festivalin havası işte, güzel bi şey..
a bak sonra asıl bu kısmı güzeldi günün: hava harikaydı. filmden sonra ayaklarım tünel, şişhane, kuledibi'ne gitti. önce bilmediğim sokaklara girdim.. değişik değişik dükkanlar, kafeler çıktı karşıma, tesadüfen uzak ihtimal'in çekildiği sokaklara düştü yolum.. bi gün yanımda biri olursa ona buraları da göstermeliyim diye aklıma yazdıktan sonra gittim kuledibinde çayhaneye oturdum. mutluluk ya bu, hani küçük şeylerde derler: çay da tost da şaşırtıcı güzellikte çıktı, keyiflendim. mungan'ın son hikayeleri vardı yanımda, okumaya devam ettim. bazısı pek sevmez, burun kıvırır, ben severim; altını çizmek istediğim satırlar, beni içine çeken hikayeler, yazma isteği uyandıran anlatımlar bulurum onda.. yine öyle, hoşuma gitti.
sonra karaköyden kadıköye vapur sefası.. tarihi yarımadanın üzerinde güneşin kızıllığı. sevilmez mi bu istanbul, dedirtiyor.. mutluluk işte.
eh neyse, asıl yazmak istediklerimi yazamadım ama not amacına ulaştı herhalde, bikaç satır çoktan geride kaldı.. uyku istiyorum şimdi..
13 Eylül 2009 Pazar
'90 lardan ilk 20
ah! bi beğeni listesi oluşturmak delilik!.. hem çok zevkli, hem ne zor.. ve illa ki riski de çok. facebook’ta birileri başlatmış 90’lı yılların en iyi 20 albümü diye.. bi arkadaş da bana gönderdi epey önce.. canım çekti dün, “bakalım” dedim, “kimler olabilir?..
1- LEVENT YÜKSEL MED CEZİR - 1993
2- TARKAN AACAYİPSİN - 1994
3- YILDIZ TİLBE DELİKANLIM - 1994
4- CANDAN ERÇETİN ÇAPKIN - 1997
5- YAŞAR DİVANE - 1996
6- HARUN KOLÇAK BENİ AFFET - 1991
7- SERTAB ERENER LÂ’L - 1994
8- AŞKIN NUR YENGİ SEVGİLİYE - 1990
9- BENDENİZ BENDENİZ I- 1993
10- MUSTAFA SANDAL GÖLGEDE AYNI - 1996
11- SİBEL ALAŞ ADAM - 1995
12- RAFET EL ROMAN GENÇLİĞİN GÖZYAŞI - 1995
13- KENAN DOĞULU YAPARIM BİLİRSİN - 1993
14- FERDA ANIL YARKIN AŞKIN YETMEZ - 1993
15- İZEL-ÇELİK-ERCAN ÖZLEDİM - 1991
16- YONCA EVCİMİK YONCA EVCİMİK 94
17- MİRKELAM HER GECE - 1995
18- GÖKHAN KIRDAR SERSERİ MAYIN - 1994
19- EMEL MÜFTÜOĞLU EMELCE - 1994
20- SUAT SUNA ANSIZIN ÇEKTİN GİTTİN - 1993
sonunda böyle bi liste kaldı elimde ama pek öyle değil.. bi kere işi kolaylaştırmak için kendi kendime birsürü kısıtlamaya gittim..
öncelikle 90’lar deyince türkiye’de müzik pop’tur.. o yüzden teoman ya da ne bileyim feridun düzağaç, haluk levent, athena gibi, yaptıkları müzik için tam anlamıyla pop denemeyecek isimleri liste dışı tuttum..
sonra, sadece popüler olanları aldım. dolayısıyla elimdeki listeyi “en iyi 20” diye tanımlamak hiç doğru değil aslında. kaliteli ama pek göz önünde olmayan albümleri de ayırdım böylece..
dahası… sezen, ajda, kayahan, nilüfer, mfö, nazan abla gibi isimleri liste üstü saydım (bi de oya-bora'yı). dolayısıyla onları da almadım.
başka… “bir şarkıcı sadece bir albümle listeye girebilir” dedim. bu, kesinlikle daha fazla isme yer açtı. çünkü aksi olsa, hepsini geçtim, bi defa tarkan tek albümle kalmazdı.. ama bu yöntemin küçük de bi zorluğu oldu: bikaç albümle listeye girebilecek şarkıcıların en iyi albümleri hangisiydi diye ayrıca düşünmem gerekti.. bu noktada kararlarımdan pek de emin olamadım.. sertab, aşkın nur yengi, mustafa sandal (pekala “suç bende” de olabilirdi), kenan doğulu(belki “sımsıkı..”yı almak daha doğruydu), yonca evcimik (“kendine gel”i az mı dinledik?) epey zorluydu.. parantez yine yonca evcimik için: ’94 albümünü seçmemde az önce yeniden dinlediğim tükendik’in rolü büyük oldu)
son olarak, genelde 10 yılın sonlarına pek rağbet etmeden birbirine yakın tarihli albümlere yer verdim. sektörün daha içinde olduğum, çaldığım, dinlediğim, dinlettiğim albümler doğal olarak ağırlık kazandı..
e onca kafa patlattım, alanı daralttım, terazinin bi yanına birilerini ötekine diğerlerini koydum, eledim, seçtim.. burak kut, yeşim salkım, demet, asya, of aman nalan, deniz arcak, soner arıca, serdar ortaç, hakan peker ve daha niceleri de vardı 90’larda ama işte yok oldular.. hayat bu!..
1- LEVENT YÜKSEL MED CEZİR - 1993
2- TARKAN AACAYİPSİN - 1994
3- YILDIZ TİLBE DELİKANLIM - 1994
4- CANDAN ERÇETİN ÇAPKIN - 1997
5- YAŞAR DİVANE - 1996
6- HARUN KOLÇAK BENİ AFFET - 1991
7- SERTAB ERENER LÂ’L - 1994
8- AŞKIN NUR YENGİ SEVGİLİYE - 1990
9- BENDENİZ BENDENİZ I- 1993
10- MUSTAFA SANDAL GÖLGEDE AYNI - 1996
11- SİBEL ALAŞ ADAM - 1995
12- RAFET EL ROMAN GENÇLİĞİN GÖZYAŞI - 1995
13- KENAN DOĞULU YAPARIM BİLİRSİN - 1993
14- FERDA ANIL YARKIN AŞKIN YETMEZ - 1993
15- İZEL-ÇELİK-ERCAN ÖZLEDİM - 1991
16- YONCA EVCİMİK YONCA EVCİMİK 94
17- MİRKELAM HER GECE - 1995
18- GÖKHAN KIRDAR SERSERİ MAYIN - 1994
19- EMEL MÜFTÜOĞLU EMELCE - 1994
20- SUAT SUNA ANSIZIN ÇEKTİN GİTTİN - 1993
sonunda böyle bi liste kaldı elimde ama pek öyle değil.. bi kere işi kolaylaştırmak için kendi kendime birsürü kısıtlamaya gittim..
öncelikle 90’lar deyince türkiye’de müzik pop’tur.. o yüzden teoman ya da ne bileyim feridun düzağaç, haluk levent, athena gibi, yaptıkları müzik için tam anlamıyla pop denemeyecek isimleri liste dışı tuttum..
sonra, sadece popüler olanları aldım. dolayısıyla elimdeki listeyi “en iyi 20” diye tanımlamak hiç doğru değil aslında. kaliteli ama pek göz önünde olmayan albümleri de ayırdım böylece..
dahası… sezen, ajda, kayahan, nilüfer, mfö, nazan abla gibi isimleri liste üstü saydım (bi de oya-bora'yı). dolayısıyla onları da almadım.
başka… “bir şarkıcı sadece bir albümle listeye girebilir” dedim. bu, kesinlikle daha fazla isme yer açtı. çünkü aksi olsa, hepsini geçtim, bi defa tarkan tek albümle kalmazdı.. ama bu yöntemin küçük de bi zorluğu oldu: bikaç albümle listeye girebilecek şarkıcıların en iyi albümleri hangisiydi diye ayrıca düşünmem gerekti.. bu noktada kararlarımdan pek de emin olamadım.. sertab, aşkın nur yengi, mustafa sandal (pekala “suç bende” de olabilirdi), kenan doğulu(belki “sımsıkı..”yı almak daha doğruydu), yonca evcimik (“kendine gel”i az mı dinledik?) epey zorluydu.. parantez yine yonca evcimik için: ’94 albümünü seçmemde az önce yeniden dinlediğim tükendik’in rolü büyük oldu)
son olarak, genelde 10 yılın sonlarına pek rağbet etmeden birbirine yakın tarihli albümlere yer verdim. sektörün daha içinde olduğum, çaldığım, dinlediğim, dinlettiğim albümler doğal olarak ağırlık kazandı..
e onca kafa patlattım, alanı daralttım, terazinin bi yanına birilerini ötekine diğerlerini koydum, eledim, seçtim.. burak kut, yeşim salkım, demet, asya, of aman nalan, deniz arcak, soner arıca, serdar ortaç, hakan peker ve daha niceleri de vardı 90’larda ama işte yok oldular.. hayat bu!..
5 Temmuz 2009 Pazar
federer zirvede tek
nasıl duygular içindeler? yüzlerinden okunuyor bi şeyler ama..
federer: en çok grand slam kazanan tenisçi artık o.. "15" yazılı sweatini hazırlamış, geçirdi üstüne.. yeniden 1 numara. tamamen mutluluk.. hiç mağrur değil..
roddick: deli bi maç, 4 saati geçti. belki daha çok hak eden oydu.. yüzünde biraz bu var: haksızlık?..
sampras: rekoru tarih oldu.. artık sadece tarihin en büyüklerinden.. maç boyu hep keyifli göründü. ama son ekrana geldiğinde sanki artık kendi halini düşünüyordu: oğlum gözlerin bu kadar senin üzerinde olduğu son maç buydu..
nadal: ekranda yoktu.. nerde bilmem.. mallarco? ama eminim sonucun en çok üzdüğü kişi. engel olmak elinde de değildi. iyileşmek, federer'e karşı yeniden mücadeleye başlamak, yine 1 numara olmak için acayip hırslanmıştır şimdi..
federer: en çok grand slam kazanan tenisçi artık o.. "15" yazılı sweatini hazırlamış, geçirdi üstüne.. yeniden 1 numara. tamamen mutluluk.. hiç mağrur değil..
roddick: deli bi maç, 4 saati geçti. belki daha çok hak eden oydu.. yüzünde biraz bu var: haksızlık?..
sampras: rekoru tarih oldu.. artık sadece tarihin en büyüklerinden.. maç boyu hep keyifli göründü. ama son ekrana geldiğinde sanki artık kendi halini düşünüyordu: oğlum gözlerin bu kadar senin üzerinde olduğu son maç buydu..
nadal: ekranda yoktu.. nerde bilmem.. mallarco? ama eminim sonucun en çok üzdüğü kişi. engel olmak elinde de değildi. iyileşmek, federer'e karşı yeniden mücadeleye başlamak, yine 1 numara olmak için acayip hırslanmıştır şimdi..
27 Haziran 2009 Cumartesi
pazar pazar
gazeteler internete karşı kesin yenilgiye uğramayacaksa bunu sağlayacak nedenlerden birini biliyoruz hepimiz:
pazar ilaveleri..
o renkli renkli, tatil havasına uygun türlü çeşitli konuların işlendiği, en bomba röportajların hiç yer sıkıntısı çekilmeden geniş geniş verildiği ekler.. kim sanal alemde, bilgisayar ekranından okur ki onları!..
geçen pazar yazacaktım aslında. yazın tembellik alıp başını gidiyor, en küçük şeyler yük oluyor, bugüne kaldı.. babalar günü nedeniyle genel bi konu bütünlüğü vardı bu kez ilavelerde. en zoru da budur herhalde. aynı konuda farklı şeyler ortaya koyabilmek, bir adım öne çıkabilmek..
hürriyet pazar bi süre önce kısmen yenilendi ya, evet başarı sağlandı bi parça.. babalar gününde benim için en iyi röportajlardan biri ordaydı.. ya da isim çok yerindeydi.. (hayır ca değil, onu cumartesi sabahı okumuştum soğuk bilgisayar ekranından ben, pazar günü hiç bakmadım) futbolcu deniz barış röportajı.. şöyle başlamış sibel arna:
“Deniz Barış deyince herkesin gözünün önünde tek bir fotoğraf karesi var. Anneleri aniden ölünce, antrenmanlara çocuklarıyla gelmek zorunda kaldığı zamanlarda çekilmiş bir fotoğraf. Birini kucaklamış, diğerinin elinden tutuyor.”
3 yıl geçmiş üzerinden.. ve evet o günleri aşmış Deniz Barış.
“Artık her şey geçti mi?” sorusuna
“Hiçbir zaman geçmiyor, geçmeyecek de.” dese de yeni bir hayatı var. Yanında da çocuklarından başka onu yeniden hayata bağlayan biri: Esra..
bu röportajı sevdim. nedeni, bi defa sadece babalık etrafında gezinmemesi, işin içinde bi karşı cins duygusallığı da olmasıydı herhalde, öyle hissettim. iyi geldi..
bi diğer röportaj zaten adıyla öne çıkıyordu hemen: milliyette okan bayülgen.. yakında o da baba olacak ya, ondan sebep konuşmuş miraç zeynep özkartal.. yaş almak insana çok şey katıyor, bunu görmediğim kişi çok az.. okan bayülgen de onlardan. yine bi parça snob, etrafına saldıran, kışkırtan ama değişen bi şeyler de var belli.. daha farkında. hoşuma gidiyor. 2 gün önce ntv’de hülya avşar’la konuşurken bu kez ikisi için de geçerliydi aynı şeyler, orda söylenenlerden de konuşmak gerek belki başka zaman. ben, bu babalar günü için söyledikleriyle bitireyim:
“Boşanmış anne babanın çocuğu olmak, bir sürü anne-baba gelince avantajlı mı oldu?
Kesinlikle. Hiç kimseyi de suçlamam, boşandılarsa boşandılar. Bu önemli bir şey değil, herkesin annesi babası boşanıyor. Ama bunu kesinlikle çocuğuma yapmayacağım.
Madem önemli değil, neden bu kesin karar?
Çünkü 45 yaşında zırlayacak halim yok, ama aynı şeyi 15 yaşındayken konuşsaydık bayağı hökür hökür ağlıyor olurdum.”
pazar ilaveleri..
o renkli renkli, tatil havasına uygun türlü çeşitli konuların işlendiği, en bomba röportajların hiç yer sıkıntısı çekilmeden geniş geniş verildiği ekler.. kim sanal alemde, bilgisayar ekranından okur ki onları!..
geçen pazar yazacaktım aslında. yazın tembellik alıp başını gidiyor, en küçük şeyler yük oluyor, bugüne kaldı.. babalar günü nedeniyle genel bi konu bütünlüğü vardı bu kez ilavelerde. en zoru da budur herhalde. aynı konuda farklı şeyler ortaya koyabilmek, bir adım öne çıkabilmek..
hürriyet pazar bi süre önce kısmen yenilendi ya, evet başarı sağlandı bi parça.. babalar gününde benim için en iyi röportajlardan biri ordaydı.. ya da isim çok yerindeydi.. (hayır ca değil, onu cumartesi sabahı okumuştum soğuk bilgisayar ekranından ben, pazar günü hiç bakmadım) futbolcu deniz barış röportajı.. şöyle başlamış sibel arna:
“Deniz Barış deyince herkesin gözünün önünde tek bir fotoğraf karesi var. Anneleri aniden ölünce, antrenmanlara çocuklarıyla gelmek zorunda kaldığı zamanlarda çekilmiş bir fotoğraf. Birini kucaklamış, diğerinin elinden tutuyor.”
3 yıl geçmiş üzerinden.. ve evet o günleri aşmış Deniz Barış.
“Artık her şey geçti mi?” sorusuna
“Hiçbir zaman geçmiyor, geçmeyecek de.” dese de yeni bir hayatı var. Yanında da çocuklarından başka onu yeniden hayata bağlayan biri: Esra..
bu röportajı sevdim. nedeni, bi defa sadece babalık etrafında gezinmemesi, işin içinde bi karşı cins duygusallığı da olmasıydı herhalde, öyle hissettim. iyi geldi..
bi diğer röportaj zaten adıyla öne çıkıyordu hemen: milliyette okan bayülgen.. yakında o da baba olacak ya, ondan sebep konuşmuş miraç zeynep özkartal.. yaş almak insana çok şey katıyor, bunu görmediğim kişi çok az.. okan bayülgen de onlardan. yine bi parça snob, etrafına saldıran, kışkırtan ama değişen bi şeyler de var belli.. daha farkında. hoşuma gidiyor. 2 gün önce ntv’de hülya avşar’la konuşurken bu kez ikisi için de geçerliydi aynı şeyler, orda söylenenlerden de konuşmak gerek belki başka zaman. ben, bu babalar günü için söyledikleriyle bitireyim:
“Boşanmış anne babanın çocuğu olmak, bir sürü anne-baba gelince avantajlı mı oldu?
Kesinlikle. Hiç kimseyi de suçlamam, boşandılarsa boşandılar. Bu önemli bir şey değil, herkesin annesi babası boşanıyor. Ama bunu kesinlikle çocuğuma yapmayacağım.
Madem önemli değil, neden bu kesin karar?
Çünkü 45 yaşında zırlayacak halim yok, ama aynı şeyi 15 yaşındayken konuşsaydık bayağı hökür hökür ağlıyor olurdum.”
1 Haziran 2009 Pazartesi
isteyince olur mu her şey?
3-4 haftadır adet edindim, pazar sabahları, gece çalışmanın yorgunluğu da olsa işten çıkınca eve gidip duş alıp yatmak yerine deniz kıyısında bi yerlerde güzel bi pazar kahvaltısı ayarlıyorum kendime.. bu pazarın programı biraz farklıydı, dot-bilsarda’da vur/yağmala/yeniden’in son gösterisini izlemem gerekiyordu saat 11’de. (haftaya artık toplu gösterimler var çünkü, bitti sezonun büyük projesi) o yüzden kahvaltı mekanım şişhane’ye yakın bi yer diye karaköy’de namport oldu.. namlı’nın kahvaltılıklarının zenginliği ve kalitesine bankacılık yıllarımdan eminönü’nden aşinayım. “tam tadını çıkardım” diyemem, 1-1,5 saat yetmedi… tünel’den doğru bilsar’a.. son oyunda murat daltaban’ın da oynaması çok iyi olmuş. 8 gösteri adına, tüm proje için alkışladım daltaban’ı, hepsini.. haftaya eminim yıl boyunca 8 gösteriyi izleyenler de orda olacaktır, seyirciler de bu projenin bi parçası artık. sonra sultanahmet’e geçtim.. tarihi yarımada istanbul’un en güzel köşelerinden. sadece sunduğu muhteşem silüet için değil.. ihmal etmeden, ara sıra içine de karışıp o tarihi havayı dünyanın dört köşesinden gelenlerle birlikte solumak gerek.
sonra birkaç işim daha vardı.. eve girdiğimde 4’e geliyordu galiba saat. televizyonu açtım, var mı bilmem gereken şeyler diye.. moto gp’yi görünce hatırladım: sabah çıkarken filiz’e müjdeyi vermiştim: son bültenin 2’de.. 6’ya kadar haber yok, diye.. kanallar arasında gezindim biraz. ne kadar sonra bilmem, bu yazıyı bana yazdıran asıl konu karşıma çıktı: fransa açık’ta, bir kez daha nadal kortta.. geçen hafta ilk turda içime doğmuştu 5. zafer gelmeyecek, diye.. ah, ilk turda elenmesi çok daha büyük sürpriz olurdu ama olmadı. böyle dediğime bakmayın, federer-nadal kapışmalarında ben hep ispanyol’u tuttum. kişisel bi şey değil yani. belki artık farklı isimler de olsun, bu kadar da güç odaklı bi spora dönüşmesin düşüncesi etkilemiştir, bilmem.. ama istedim işte yenilmesini ve hissettim. nadal dün yine deli gibi vuruşlar yaptı, 2. sette şans da yanındaydı ama olmadı.. soderling başardı. başarmış yani.. 3. seti de izledim ama 4. setin neresinde artık uyku beni esir aldı hatırlamıyorum. haberi sabah ntv spor’dan aldım. mert aydın yazmış, filmini bekliyoruz şimdi bu maçın, neden olmasın.
http://www.ntvmsnbc.com/id/24971663/
sonra birkaç işim daha vardı.. eve girdiğimde 4’e geliyordu galiba saat. televizyonu açtım, var mı bilmem gereken şeyler diye.. moto gp’yi görünce hatırladım: sabah çıkarken filiz’e müjdeyi vermiştim: son bültenin 2’de.. 6’ya kadar haber yok, diye.. kanallar arasında gezindim biraz. ne kadar sonra bilmem, bu yazıyı bana yazdıran asıl konu karşıma çıktı: fransa açık’ta, bir kez daha nadal kortta.. geçen hafta ilk turda içime doğmuştu 5. zafer gelmeyecek, diye.. ah, ilk turda elenmesi çok daha büyük sürpriz olurdu ama olmadı. böyle dediğime bakmayın, federer-nadal kapışmalarında ben hep ispanyol’u tuttum. kişisel bi şey değil yani. belki artık farklı isimler de olsun, bu kadar da güç odaklı bi spora dönüşmesin düşüncesi etkilemiştir, bilmem.. ama istedim işte yenilmesini ve hissettim. nadal dün yine deli gibi vuruşlar yaptı, 2. sette şans da yanındaydı ama olmadı.. soderling başardı. başarmış yani.. 3. seti de izledim ama 4. setin neresinde artık uyku beni esir aldı hatırlamıyorum. haberi sabah ntv spor’dan aldım. mert aydın yazmış, filmini bekliyoruz şimdi bu maçın, neden olmasın.
http://www.ntvmsnbc.com/id/24971663/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)