düşünsem, hayatta aklıma gelmeyecek bir kitabın, uygulamalı tiyatro eğitimi'nin sayfaları arasından bi sürpriz çıktı karşıma: bi not.. iki seneyi geçmiş yazılalı. aşk ve özlem dolu sözler...
hem çok mutlu oldum hem bi garip.. unutmuş muyum neyim bu heyecanı? böyle küçük sürprizleri eksik etmedik hayatımızdan. hiç çekinmedik, sıkıntımız olmadı sevgimizi göstermek, söylemek adına ama yazmaktan da hiç geri durmadık. yazı kalır diye herhalde.
içimdekileri en iyi anlatacak sözleri bulmak için uğraşırdım. bazen su gibi akardı zaten.. mutluluk taşardı yüreğimden. seni okurken düşünürdüm, aynı mutluluğu sende de göreceğimi bilerek..
özlemişim o hislerle bi şeyler yazmayı.. ve böyle güzel notlar almayı.. çoktandır elime almadığım başka kitapları da karıştırıyorum şimdi. ortak imzamızı arıyorum:
hep seninle...!
26 Ocak 2010 Salı
25 Ocak 2010 Pazartesi
elvan'ın ayakkabısı
haber elvan’ın dünya fair play ödülüne layık görülmesiydi.. nedenini biliyorsunuz artık: dünya şampiyonasında etiyopyalı atlet ayakkabılarını otelde unutmuş. elvan yedek ayakkabısını vermiş ona, yarışa öyle girebilmiş. hatta elvan’ın ayakkabısıyla koştuğu o yarışta ikinci gelmiş, gümüş madalya kazanmış.
haber geldikten kısa süre sonra elvan’a bağlandık.. etiyopya’da kamptaydı. çok mutlu olduğunu söyledi ve o günü anlattı bize.. arada iki cümlesinde başka bir haber-hikaye vardı benim için.
bu olay, yani elvan’ın ayakkabısını rakibine vermesi nasıl duyulmuş biliyor musunuz? yarıştan sonra, belki bir-iki gün geçmiştir, elvan menajerine açılmış. hayır, amacı olanları anlatmak değil. demiş ki: “ya, ben ayakkabılarımı vermiştim ona, acaba geri isteyebilir misiniz?” ilk cümle bu, düşünün işte. bi şeyler hissettiniz mi?
sonra… menajer cin fikirli çıkmış. demiş ki: “elvan ne diyorsun, n’apmışsın sen?” elvan korkmuş bunu duyunca. çekinerek “yanlış bir şey mi yaptım?” diye sormuş..
bu da ikincisiydi.. haber böyle daha güzel oldu.
haber geldikten kısa süre sonra elvan’a bağlandık.. etiyopya’da kamptaydı. çok mutlu olduğunu söyledi ve o günü anlattı bize.. arada iki cümlesinde başka bir haber-hikaye vardı benim için.
bu olay, yani elvan’ın ayakkabısını rakibine vermesi nasıl duyulmuş biliyor musunuz? yarıştan sonra, belki bir-iki gün geçmiştir, elvan menajerine açılmış. hayır, amacı olanları anlatmak değil. demiş ki: “ya, ben ayakkabılarımı vermiştim ona, acaba geri isteyebilir misiniz?” ilk cümle bu, düşünün işte. bi şeyler hissettiniz mi?
sonra… menajer cin fikirli çıkmış. demiş ki: “elvan ne diyorsun, n’apmışsın sen?” elvan korkmuş bunu duyunca. çekinerek “yanlış bir şey mi yaptım?” diye sormuş..
bu da ikincisiydi.. haber böyle daha güzel oldu.
8 Ocak 2010 Cuma
kör kuyular
harika bi sonbahar tatiliydi.. hayatımın en güzel tatili.
dalyan, göcek, fethiye, akyaka.. dalaman havaalanında araba kiralayıp 5 güne birçok yer sığdırmıştık. “bi cd alalım demiştin, yolda dinleriz..” petrolcünün marketinde bir tek fatih erkoç vardı zevkimize uyan. iyi bi tercihti, güzel bi seyahat albümü. en çok “kör kuyular” şarkısı dolandı diline. slov bir şarkıydı ama sonlara doğru hızlanıyordu yeni düzenlemesi. ben de çok sevdim bunu, şarkı hızlandıkça basıyordum gaza, keyfimiz yerindeydi.. birlikte söylüyorduk, sözleri hiç umurumuzda değildi. çok iyi hatırlıyorum, dalyan’a otelimize vardığımızda güneş batmış, hava kararmak üzereydi yavaş yavaş.. ama biz hiç bitmesin istiyorduk bu mutluluk.
en güzel günlerimi seninle geçirdim, en güzel tatilleri de. o cd bende kaldı.. ara sıra bulup çıkarıyorum.. önce 5. şarkıyı dinliyorum.. hatta galiba her defasında en az 5 kez dinliyorum. ben hiç söylemiyorum artık, susuyorum.. ok oluyor sözleri, içimi kanatıyor.
“…kör kuyular içindeyim sensiz, ellerin uzanmıyor ellerime…”
dalyan, göcek, fethiye, akyaka.. dalaman havaalanında araba kiralayıp 5 güne birçok yer sığdırmıştık. “bi cd alalım demiştin, yolda dinleriz..” petrolcünün marketinde bir tek fatih erkoç vardı zevkimize uyan. iyi bi tercihti, güzel bi seyahat albümü. en çok “kör kuyular” şarkısı dolandı diline. slov bir şarkıydı ama sonlara doğru hızlanıyordu yeni düzenlemesi. ben de çok sevdim bunu, şarkı hızlandıkça basıyordum gaza, keyfimiz yerindeydi.. birlikte söylüyorduk, sözleri hiç umurumuzda değildi. çok iyi hatırlıyorum, dalyan’a otelimize vardığımızda güneş batmış, hava kararmak üzereydi yavaş yavaş.. ama biz hiç bitmesin istiyorduk bu mutluluk.
en güzel günlerimi seninle geçirdim, en güzel tatilleri de. o cd bende kaldı.. ara sıra bulup çıkarıyorum.. önce 5. şarkıyı dinliyorum.. hatta galiba her defasında en az 5 kez dinliyorum. ben hiç söylemiyorum artık, susuyorum.. ok oluyor sözleri, içimi kanatıyor.
“…kör kuyular içindeyim sensiz, ellerin uzanmıyor ellerime…”
1 Ocak 2010 Cuma
güzel bi gün, ilk gün
yeni yıla evde girdim, pek çok kez olduğu gibi.. saat 12 olmadan uyudum, ara sıra bu da olur.. uykumu iyi aldım, ne erken ne geç kalktım. pencereyi açtım, güneş vardı ama rüzgar fenaydı.. sıkı giyindim, kahvaltı için dışarı çıktım.. caddede yeni yeni açılıyordu çoğu yer.. erken davranan birkaç kafe dolmaya başlamıştı. birine girdim. garsonlarda hiç yılbaşı ertesi çalışıyor olmanın memnuniyetsizliği yoktu. belki vardı da yansıtmıyorlardı, güler yüzlüydü hepsi. yanıma birkaç dergi almıştım, karıştırırken kahvaltım geldi. sahanda yumurtayı sevdim, onun dışındakiler sıradandı. olsun, bozmadım keyfimi. güzel bir gün, ilk gündü.. teşekkür edip güler yüzlü garsonlara çıktım. “bu havada deniz görülmeye değerdir” diye düşünüp caddebostan sahiline indim. dalgalar çıldırmıştı, kıyıya vurdukça metrelerce yükseliyordu. yaklaştım, daha yakından izlemek istedim. tuzlu su çarpıyordu yüzüme, dudaklarıma bile değdi, tadını aldım, hoşuma gitti. çocuklar vardı, oyun olmuştu yükselip kıyıyı aşan dalgalar. el ele sevgililer.. ihtiyarlar, çoğunun yanında bir köpek vardı, dostları.. bi banka oturdum, bi şeyler yazdım. bunları, başka şeyleri.. pek söz vermem kendime “bu sene bunları bunları yapacağım” diye, bu kez neye güvendiysem sıraladım birkaç şey. hatta, belki yakışmadı bu güne ama hırslandım, “zorlayacağım kendimi, (mutlaka) yapacağım bunları” dedim. yine de başkalarına kanıt kalsın istemem, kendime saklıyorum. ama nottaki son sözü paylaşmak gerek:
“hayat seni seviyorum”
“hayat seni seviyorum”
14 Kasım 2009 Cumartesi
alışveriş ve s***ş
bizimkiler de buradaydı o gün.. babam “hangi oyuna gidiyorsun?” dedi.. 2 saniye durdum.. sonra “ingilizce bir adı var” dedim, ama o da tam çıkmadı ağzımdan: “alışveriş gibi bi şeyler işte, karışık biraz…”
dot 5. senesine 2 yeni oyunla giriyor.. biri başladı 10 gün önce: shopping and fucking.. tanıdık bir isim artık: geçen senenin maraton oyunu vur/yağmala/yeniden’in yazarı mark ravenhill’in kaleminden çıkma.. türkiye’ye dot’un tanıştırdığı in-yer-face akımının atalarından.. bir ilkörnek yani.. kesinlikle görülmeyi hak ediyor, kesinlikle ekibin her üyesi bu işin içinde yer aldığı için takdiri hak ediyor. yine büyük cesaret işi çünkü. ama.. olmayan bi şey var, bulamadım.
ne olduğunu bilmiyorum tam. metin yine çok zekice.. tüketim toplumu eleştirisi, bağımlılık, uyuşturucu, alışveriş, para eşittir medeniyet… alışveriş ve s***ş kavramları ister metafor olarak ister doğrudan tam hizmet ediyor metne.. yani evet öncekiler gibi yine rahatsız edici, sert, koltuklarınızda öyle rahat rahat oturamayacağınız türden. ama bi kürklü merkür kadar değil.. bana öyle geldi.. o kadar curcuna yok, belki ondandır. bi de brian karakteri.. bi ayrıksılığı var o rolün. benim için tam oturmayan taş o mu yine de emin değilim.
oyunculuklara söylenecek bi şey yok tabi. cem özeren ve tuğrul tülek, belki önceki performanslarını izleyenlere bi farklılıkları yok, devam rolüymüş hissi verebilir ama düşününce bu oyunun hakkı da budur.. serkan altunorak önplana çıkmadan çok başarılı..
bu ayki istanbul life’da “büyük bir şehirde, kasaba tiyatrosu gibi çalışıyoruz” demiş murat daltaban.. evet sahnedekiler, izleyiciler hep birbirine yakın dot’ta. en azından bi göz aşinalığı var. geçen sene özel olarak düzenlenen bilsar binasının da payı büyüktü.. şimdi kasaba fark edilir şekilde genişliyor. komşu kasabalardan duyanlar da daha çok geliyor, dot da yeni mekanlara açılıyor. yeni oyun pornografi bu hafta dotmarsta: başlıyor…
dot 5. senesine 2 yeni oyunla giriyor.. biri başladı 10 gün önce: shopping and fucking.. tanıdık bir isim artık: geçen senenin maraton oyunu vur/yağmala/yeniden’in yazarı mark ravenhill’in kaleminden çıkma.. türkiye’ye dot’un tanıştırdığı in-yer-face akımının atalarından.. bir ilkörnek yani.. kesinlikle görülmeyi hak ediyor, kesinlikle ekibin her üyesi bu işin içinde yer aldığı için takdiri hak ediyor. yine büyük cesaret işi çünkü. ama.. olmayan bi şey var, bulamadım.
ne olduğunu bilmiyorum tam. metin yine çok zekice.. tüketim toplumu eleştirisi, bağımlılık, uyuşturucu, alışveriş, para eşittir medeniyet… alışveriş ve s***ş kavramları ister metafor olarak ister doğrudan tam hizmet ediyor metne.. yani evet öncekiler gibi yine rahatsız edici, sert, koltuklarınızda öyle rahat rahat oturamayacağınız türden. ama bi kürklü merkür kadar değil.. bana öyle geldi.. o kadar curcuna yok, belki ondandır. bi de brian karakteri.. bi ayrıksılığı var o rolün. benim için tam oturmayan taş o mu yine de emin değilim.
oyunculuklara söylenecek bi şey yok tabi. cem özeren ve tuğrul tülek, belki önceki performanslarını izleyenlere bi farklılıkları yok, devam rolüymüş hissi verebilir ama düşününce bu oyunun hakkı da budur.. serkan altunorak önplana çıkmadan çok başarılı..
bu ayki istanbul life’da “büyük bir şehirde, kasaba tiyatrosu gibi çalışıyoruz” demiş murat daltaban.. evet sahnedekiler, izleyiciler hep birbirine yakın dot’ta. en azından bi göz aşinalığı var. geçen sene özel olarak düzenlenen bilsar binasının da payı büyüktü.. şimdi kasaba fark edilir şekilde genişliyor. komşu kasabalardan duyanlar da daha çok geliyor, dot da yeni mekanlara açılıyor. yeni oyun pornografi bu hafta dotmarsta: başlıyor…
2 Kasım 2009 Pazartesi
23 Ekim 2009 Cuma
olsun..
yazamıyorum ne vakit.. bi-iki denedim ama gitmedi sözcükler, tıkandı. olsun, şuraya bikaç satır da olsa bi şeyler yazacağım diye açtım bu notu.
güzel bi gündü mesela, bunu not düşeyim. öyle büyük şeyler beklemeyin. güzel bi ses tanıdım: jehan barbur. arada duymuşum tabi, hele 1-2 haftadır döndürüp döndürüp dinlediğim gürol ağırbaş düzenlemeli ezginin günlüğü şarkısı: yaprak! oradaki ses işte! bi defa bunu yazın bi kenara: deli bi şarkı, düzenleme, ses! yahu bu çeyrek albümünü 2 sene önce çıktığında aldım, dinledim kaç kereler. ama demek bazı şarkılar bi kulağımdan girmiş bi kulağımdan çıkmış. işte 2 hafta önce şöyle yeniden hatırlamak için dinleyince önce sabahat akkiraz'dan(hayır hiç 14 isim içinde olmasıyla ilgili değil) gemi aldı götürdü.. sonra da hemen ardından başlayan yaprak işte, jehan barbur. albümü çıkmış bu yılın başında: uyan. onu da dinledim az önce. nasıl duru bi ses, nasıl sevindim..
başka ne mutluluk verdi bugün bana: filmekimindeydim.. monica belluci ve sophia marceau'lu dönüşüm'ü izledim. psikolojik gerilim. güzel başlayan, ortalarda biraz sıkan, eh biraz sarkan belki. yani evet çok başarılı değil, idare ederdi ama festivalin havası işte, güzel bi şey..
a bak sonra asıl bu kısmı güzeldi günün: hava harikaydı. filmden sonra ayaklarım tünel, şişhane, kuledibi'ne gitti. önce bilmediğim sokaklara girdim.. değişik değişik dükkanlar, kafeler çıktı karşıma, tesadüfen uzak ihtimal'in çekildiği sokaklara düştü yolum.. bi gün yanımda biri olursa ona buraları da göstermeliyim diye aklıma yazdıktan sonra gittim kuledibinde çayhaneye oturdum. mutluluk ya bu, hani küçük şeylerde derler: çay da tost da şaşırtıcı güzellikte çıktı, keyiflendim. mungan'ın son hikayeleri vardı yanımda, okumaya devam ettim. bazısı pek sevmez, burun kıvırır, ben severim; altını çizmek istediğim satırlar, beni içine çeken hikayeler, yazma isteği uyandıran anlatımlar bulurum onda.. yine öyle, hoşuma gitti.
sonra karaköyden kadıköye vapur sefası.. tarihi yarımadanın üzerinde güneşin kızıllığı. sevilmez mi bu istanbul, dedirtiyor.. mutluluk işte.
eh neyse, asıl yazmak istediklerimi yazamadım ama not amacına ulaştı herhalde, bikaç satır çoktan geride kaldı.. uyku istiyorum şimdi..
güzel bi gündü mesela, bunu not düşeyim. öyle büyük şeyler beklemeyin. güzel bi ses tanıdım: jehan barbur. arada duymuşum tabi, hele 1-2 haftadır döndürüp döndürüp dinlediğim gürol ağırbaş düzenlemeli ezginin günlüğü şarkısı: yaprak! oradaki ses işte! bi defa bunu yazın bi kenara: deli bi şarkı, düzenleme, ses! yahu bu çeyrek albümünü 2 sene önce çıktığında aldım, dinledim kaç kereler. ama demek bazı şarkılar bi kulağımdan girmiş bi kulağımdan çıkmış. işte 2 hafta önce şöyle yeniden hatırlamak için dinleyince önce sabahat akkiraz'dan(hayır hiç 14 isim içinde olmasıyla ilgili değil) gemi aldı götürdü.. sonra da hemen ardından başlayan yaprak işte, jehan barbur. albümü çıkmış bu yılın başında: uyan. onu da dinledim az önce. nasıl duru bi ses, nasıl sevindim..
başka ne mutluluk verdi bugün bana: filmekimindeydim.. monica belluci ve sophia marceau'lu dönüşüm'ü izledim. psikolojik gerilim. güzel başlayan, ortalarda biraz sıkan, eh biraz sarkan belki. yani evet çok başarılı değil, idare ederdi ama festivalin havası işte, güzel bi şey..
a bak sonra asıl bu kısmı güzeldi günün: hava harikaydı. filmden sonra ayaklarım tünel, şişhane, kuledibi'ne gitti. önce bilmediğim sokaklara girdim.. değişik değişik dükkanlar, kafeler çıktı karşıma, tesadüfen uzak ihtimal'in çekildiği sokaklara düştü yolum.. bi gün yanımda biri olursa ona buraları da göstermeliyim diye aklıma yazdıktan sonra gittim kuledibinde çayhaneye oturdum. mutluluk ya bu, hani küçük şeylerde derler: çay da tost da şaşırtıcı güzellikte çıktı, keyiflendim. mungan'ın son hikayeleri vardı yanımda, okumaya devam ettim. bazısı pek sevmez, burun kıvırır, ben severim; altını çizmek istediğim satırlar, beni içine çeken hikayeler, yazma isteği uyandıran anlatımlar bulurum onda.. yine öyle, hoşuma gitti.
sonra karaköyden kadıköye vapur sefası.. tarihi yarımadanın üzerinde güneşin kızıllığı. sevilmez mi bu istanbul, dedirtiyor.. mutluluk işte.
eh neyse, asıl yazmak istediklerimi yazamadım ama not amacına ulaştı herhalde, bikaç satır çoktan geride kaldı.. uyku istiyorum şimdi..
13 Eylül 2009 Pazar
'90 lardan ilk 20
ah! bi beğeni listesi oluşturmak delilik!.. hem çok zevkli, hem ne zor.. ve illa ki riski de çok. facebook’ta birileri başlatmış 90’lı yılların en iyi 20 albümü diye.. bi arkadaş da bana gönderdi epey önce.. canım çekti dün, “bakalım” dedim, “kimler olabilir?..
1- LEVENT YÜKSEL MED CEZİR - 1993
2- TARKAN AACAYİPSİN - 1994
3- YILDIZ TİLBE DELİKANLIM - 1994
4- CANDAN ERÇETİN ÇAPKIN - 1997
5- YAŞAR DİVANE - 1996
6- HARUN KOLÇAK BENİ AFFET - 1991
7- SERTAB ERENER LÂ’L - 1994
8- AŞKIN NUR YENGİ SEVGİLİYE - 1990
9- BENDENİZ BENDENİZ I- 1993
10- MUSTAFA SANDAL GÖLGEDE AYNI - 1996
11- SİBEL ALAŞ ADAM - 1995
12- RAFET EL ROMAN GENÇLİĞİN GÖZYAŞI - 1995
13- KENAN DOĞULU YAPARIM BİLİRSİN - 1993
14- FERDA ANIL YARKIN AŞKIN YETMEZ - 1993
15- İZEL-ÇELİK-ERCAN ÖZLEDİM - 1991
16- YONCA EVCİMİK YONCA EVCİMİK 94
17- MİRKELAM HER GECE - 1995
18- GÖKHAN KIRDAR SERSERİ MAYIN - 1994
19- EMEL MÜFTÜOĞLU EMELCE - 1994
20- SUAT SUNA ANSIZIN ÇEKTİN GİTTİN - 1993
sonunda böyle bi liste kaldı elimde ama pek öyle değil.. bi kere işi kolaylaştırmak için kendi kendime birsürü kısıtlamaya gittim..
öncelikle 90’lar deyince türkiye’de müzik pop’tur.. o yüzden teoman ya da ne bileyim feridun düzağaç, haluk levent, athena gibi, yaptıkları müzik için tam anlamıyla pop denemeyecek isimleri liste dışı tuttum..
sonra, sadece popüler olanları aldım. dolayısıyla elimdeki listeyi “en iyi 20” diye tanımlamak hiç doğru değil aslında. kaliteli ama pek göz önünde olmayan albümleri de ayırdım böylece..
dahası… sezen, ajda, kayahan, nilüfer, mfö, nazan abla gibi isimleri liste üstü saydım (bi de oya-bora'yı). dolayısıyla onları da almadım.
başka… “bir şarkıcı sadece bir albümle listeye girebilir” dedim. bu, kesinlikle daha fazla isme yer açtı. çünkü aksi olsa, hepsini geçtim, bi defa tarkan tek albümle kalmazdı.. ama bu yöntemin küçük de bi zorluğu oldu: bikaç albümle listeye girebilecek şarkıcıların en iyi albümleri hangisiydi diye ayrıca düşünmem gerekti.. bu noktada kararlarımdan pek de emin olamadım.. sertab, aşkın nur yengi, mustafa sandal (pekala “suç bende” de olabilirdi), kenan doğulu(belki “sımsıkı..”yı almak daha doğruydu), yonca evcimik (“kendine gel”i az mı dinledik?) epey zorluydu.. parantez yine yonca evcimik için: ’94 albümünü seçmemde az önce yeniden dinlediğim tükendik’in rolü büyük oldu)
son olarak, genelde 10 yılın sonlarına pek rağbet etmeden birbirine yakın tarihli albümlere yer verdim. sektörün daha içinde olduğum, çaldığım, dinlediğim, dinlettiğim albümler doğal olarak ağırlık kazandı..
e onca kafa patlattım, alanı daralttım, terazinin bi yanına birilerini ötekine diğerlerini koydum, eledim, seçtim.. burak kut, yeşim salkım, demet, asya, of aman nalan, deniz arcak, soner arıca, serdar ortaç, hakan peker ve daha niceleri de vardı 90’larda ama işte yok oldular.. hayat bu!..
1- LEVENT YÜKSEL MED CEZİR - 1993
2- TARKAN AACAYİPSİN - 1994
3- YILDIZ TİLBE DELİKANLIM - 1994
4- CANDAN ERÇETİN ÇAPKIN - 1997
5- YAŞAR DİVANE - 1996
6- HARUN KOLÇAK BENİ AFFET - 1991
7- SERTAB ERENER LÂ’L - 1994
8- AŞKIN NUR YENGİ SEVGİLİYE - 1990
9- BENDENİZ BENDENİZ I- 1993
10- MUSTAFA SANDAL GÖLGEDE AYNI - 1996
11- SİBEL ALAŞ ADAM - 1995
12- RAFET EL ROMAN GENÇLİĞİN GÖZYAŞI - 1995
13- KENAN DOĞULU YAPARIM BİLİRSİN - 1993
14- FERDA ANIL YARKIN AŞKIN YETMEZ - 1993
15- İZEL-ÇELİK-ERCAN ÖZLEDİM - 1991
16- YONCA EVCİMİK YONCA EVCİMİK 94
17- MİRKELAM HER GECE - 1995
18- GÖKHAN KIRDAR SERSERİ MAYIN - 1994
19- EMEL MÜFTÜOĞLU EMELCE - 1994
20- SUAT SUNA ANSIZIN ÇEKTİN GİTTİN - 1993
sonunda böyle bi liste kaldı elimde ama pek öyle değil.. bi kere işi kolaylaştırmak için kendi kendime birsürü kısıtlamaya gittim..
öncelikle 90’lar deyince türkiye’de müzik pop’tur.. o yüzden teoman ya da ne bileyim feridun düzağaç, haluk levent, athena gibi, yaptıkları müzik için tam anlamıyla pop denemeyecek isimleri liste dışı tuttum..
sonra, sadece popüler olanları aldım. dolayısıyla elimdeki listeyi “en iyi 20” diye tanımlamak hiç doğru değil aslında. kaliteli ama pek göz önünde olmayan albümleri de ayırdım böylece..
dahası… sezen, ajda, kayahan, nilüfer, mfö, nazan abla gibi isimleri liste üstü saydım (bi de oya-bora'yı). dolayısıyla onları da almadım.
başka… “bir şarkıcı sadece bir albümle listeye girebilir” dedim. bu, kesinlikle daha fazla isme yer açtı. çünkü aksi olsa, hepsini geçtim, bi defa tarkan tek albümle kalmazdı.. ama bu yöntemin küçük de bi zorluğu oldu: bikaç albümle listeye girebilecek şarkıcıların en iyi albümleri hangisiydi diye ayrıca düşünmem gerekti.. bu noktada kararlarımdan pek de emin olamadım.. sertab, aşkın nur yengi, mustafa sandal (pekala “suç bende” de olabilirdi), kenan doğulu(belki “sımsıkı..”yı almak daha doğruydu), yonca evcimik (“kendine gel”i az mı dinledik?) epey zorluydu.. parantez yine yonca evcimik için: ’94 albümünü seçmemde az önce yeniden dinlediğim tükendik’in rolü büyük oldu)
son olarak, genelde 10 yılın sonlarına pek rağbet etmeden birbirine yakın tarihli albümlere yer verdim. sektörün daha içinde olduğum, çaldığım, dinlediğim, dinlettiğim albümler doğal olarak ağırlık kazandı..
e onca kafa patlattım, alanı daralttım, terazinin bi yanına birilerini ötekine diğerlerini koydum, eledim, seçtim.. burak kut, yeşim salkım, demet, asya, of aman nalan, deniz arcak, soner arıca, serdar ortaç, hakan peker ve daha niceleri de vardı 90’larda ama işte yok oldular.. hayat bu!..
5 Temmuz 2009 Pazar
federer zirvede tek
nasıl duygular içindeler? yüzlerinden okunuyor bi şeyler ama..
federer: en çok grand slam kazanan tenisçi artık o.. "15" yazılı sweatini hazırlamış, geçirdi üstüne.. yeniden 1 numara. tamamen mutluluk.. hiç mağrur değil..
roddick: deli bi maç, 4 saati geçti. belki daha çok hak eden oydu.. yüzünde biraz bu var: haksızlık?..
sampras: rekoru tarih oldu.. artık sadece tarihin en büyüklerinden.. maç boyu hep keyifli göründü. ama son ekrana geldiğinde sanki artık kendi halini düşünüyordu: oğlum gözlerin bu kadar senin üzerinde olduğu son maç buydu..
nadal: ekranda yoktu.. nerde bilmem.. mallarco? ama eminim sonucun en çok üzdüğü kişi. engel olmak elinde de değildi. iyileşmek, federer'e karşı yeniden mücadeleye başlamak, yine 1 numara olmak için acayip hırslanmıştır şimdi..
federer: en çok grand slam kazanan tenisçi artık o.. "15" yazılı sweatini hazırlamış, geçirdi üstüne.. yeniden 1 numara. tamamen mutluluk.. hiç mağrur değil..
roddick: deli bi maç, 4 saati geçti. belki daha çok hak eden oydu.. yüzünde biraz bu var: haksızlık?..
sampras: rekoru tarih oldu.. artık sadece tarihin en büyüklerinden.. maç boyu hep keyifli göründü. ama son ekrana geldiğinde sanki artık kendi halini düşünüyordu: oğlum gözlerin bu kadar senin üzerinde olduğu son maç buydu..
nadal: ekranda yoktu.. nerde bilmem.. mallarco? ama eminim sonucun en çok üzdüğü kişi. engel olmak elinde de değildi. iyileşmek, federer'e karşı yeniden mücadeleye başlamak, yine 1 numara olmak için acayip hırslanmıştır şimdi..
27 Haziran 2009 Cumartesi
pazar pazar
gazeteler internete karşı kesin yenilgiye uğramayacaksa bunu sağlayacak nedenlerden birini biliyoruz hepimiz:
pazar ilaveleri..
o renkli renkli, tatil havasına uygun türlü çeşitli konuların işlendiği, en bomba röportajların hiç yer sıkıntısı çekilmeden geniş geniş verildiği ekler.. kim sanal alemde, bilgisayar ekranından okur ki onları!..
geçen pazar yazacaktım aslında. yazın tembellik alıp başını gidiyor, en küçük şeyler yük oluyor, bugüne kaldı.. babalar günü nedeniyle genel bi konu bütünlüğü vardı bu kez ilavelerde. en zoru da budur herhalde. aynı konuda farklı şeyler ortaya koyabilmek, bir adım öne çıkabilmek..
hürriyet pazar bi süre önce kısmen yenilendi ya, evet başarı sağlandı bi parça.. babalar gününde benim için en iyi röportajlardan biri ordaydı.. ya da isim çok yerindeydi.. (hayır ca değil, onu cumartesi sabahı okumuştum soğuk bilgisayar ekranından ben, pazar günü hiç bakmadım) futbolcu deniz barış röportajı.. şöyle başlamış sibel arna:
“Deniz Barış deyince herkesin gözünün önünde tek bir fotoğraf karesi var. Anneleri aniden ölünce, antrenmanlara çocuklarıyla gelmek zorunda kaldığı zamanlarda çekilmiş bir fotoğraf. Birini kucaklamış, diğerinin elinden tutuyor.”
3 yıl geçmiş üzerinden.. ve evet o günleri aşmış Deniz Barış.
“Artık her şey geçti mi?” sorusuna
“Hiçbir zaman geçmiyor, geçmeyecek de.” dese de yeni bir hayatı var. Yanında da çocuklarından başka onu yeniden hayata bağlayan biri: Esra..
bu röportajı sevdim. nedeni, bi defa sadece babalık etrafında gezinmemesi, işin içinde bi karşı cins duygusallığı da olmasıydı herhalde, öyle hissettim. iyi geldi..
bi diğer röportaj zaten adıyla öne çıkıyordu hemen: milliyette okan bayülgen.. yakında o da baba olacak ya, ondan sebep konuşmuş miraç zeynep özkartal.. yaş almak insana çok şey katıyor, bunu görmediğim kişi çok az.. okan bayülgen de onlardan. yine bi parça snob, etrafına saldıran, kışkırtan ama değişen bi şeyler de var belli.. daha farkında. hoşuma gidiyor. 2 gün önce ntv’de hülya avşar’la konuşurken bu kez ikisi için de geçerliydi aynı şeyler, orda söylenenlerden de konuşmak gerek belki başka zaman. ben, bu babalar günü için söyledikleriyle bitireyim:
“Boşanmış anne babanın çocuğu olmak, bir sürü anne-baba gelince avantajlı mı oldu?
Kesinlikle. Hiç kimseyi de suçlamam, boşandılarsa boşandılar. Bu önemli bir şey değil, herkesin annesi babası boşanıyor. Ama bunu kesinlikle çocuğuma yapmayacağım.
Madem önemli değil, neden bu kesin karar?
Çünkü 45 yaşında zırlayacak halim yok, ama aynı şeyi 15 yaşındayken konuşsaydık bayağı hökür hökür ağlıyor olurdum.”
pazar ilaveleri..
o renkli renkli, tatil havasına uygun türlü çeşitli konuların işlendiği, en bomba röportajların hiç yer sıkıntısı çekilmeden geniş geniş verildiği ekler.. kim sanal alemde, bilgisayar ekranından okur ki onları!..
geçen pazar yazacaktım aslında. yazın tembellik alıp başını gidiyor, en küçük şeyler yük oluyor, bugüne kaldı.. babalar günü nedeniyle genel bi konu bütünlüğü vardı bu kez ilavelerde. en zoru da budur herhalde. aynı konuda farklı şeyler ortaya koyabilmek, bir adım öne çıkabilmek..
hürriyet pazar bi süre önce kısmen yenilendi ya, evet başarı sağlandı bi parça.. babalar gününde benim için en iyi röportajlardan biri ordaydı.. ya da isim çok yerindeydi.. (hayır ca değil, onu cumartesi sabahı okumuştum soğuk bilgisayar ekranından ben, pazar günü hiç bakmadım) futbolcu deniz barış röportajı.. şöyle başlamış sibel arna:
“Deniz Barış deyince herkesin gözünün önünde tek bir fotoğraf karesi var. Anneleri aniden ölünce, antrenmanlara çocuklarıyla gelmek zorunda kaldığı zamanlarda çekilmiş bir fotoğraf. Birini kucaklamış, diğerinin elinden tutuyor.”
3 yıl geçmiş üzerinden.. ve evet o günleri aşmış Deniz Barış.
“Artık her şey geçti mi?” sorusuna
“Hiçbir zaman geçmiyor, geçmeyecek de.” dese de yeni bir hayatı var. Yanında da çocuklarından başka onu yeniden hayata bağlayan biri: Esra..
bu röportajı sevdim. nedeni, bi defa sadece babalık etrafında gezinmemesi, işin içinde bi karşı cins duygusallığı da olmasıydı herhalde, öyle hissettim. iyi geldi..
bi diğer röportaj zaten adıyla öne çıkıyordu hemen: milliyette okan bayülgen.. yakında o da baba olacak ya, ondan sebep konuşmuş miraç zeynep özkartal.. yaş almak insana çok şey katıyor, bunu görmediğim kişi çok az.. okan bayülgen de onlardan. yine bi parça snob, etrafına saldıran, kışkırtan ama değişen bi şeyler de var belli.. daha farkında. hoşuma gidiyor. 2 gün önce ntv’de hülya avşar’la konuşurken bu kez ikisi için de geçerliydi aynı şeyler, orda söylenenlerden de konuşmak gerek belki başka zaman. ben, bu babalar günü için söyledikleriyle bitireyim:
“Boşanmış anne babanın çocuğu olmak, bir sürü anne-baba gelince avantajlı mı oldu?
Kesinlikle. Hiç kimseyi de suçlamam, boşandılarsa boşandılar. Bu önemli bir şey değil, herkesin annesi babası boşanıyor. Ama bunu kesinlikle çocuğuma yapmayacağım.
Madem önemli değil, neden bu kesin karar?
Çünkü 45 yaşında zırlayacak halim yok, ama aynı şeyi 15 yaşındayken konuşsaydık bayağı hökür hökür ağlıyor olurdum.”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)