10 Ağustos 2010 Salı
kime?
aklıma bisürü güzel şey geliyor.. telefonu alıyorum elime, bir an önce yazmalıyım.. ama kime?.. rehberde adını sileli çok oldu, bunları paylaşacağım kimse yok hala.
30 Nisan 2010 Cuma
kıyamam
açtım, bilgisayardaki fotoğraflarımıza baktım.. hala silmedim onları. senden kalan hiçbir anıyı silemedim. belki biraz gerilerde kalıyor bazen, ama çıkıyor işte.
geçen ay ne çok girdin rüyalarıma. başkasını göreyim istiyordum oysa. o kadar istemiyormuşum demek ki. senden başkasını ne zaman isteyeceğim?
bi sabah, yine böyle seni görmüşüm rüyamda, sonra gerçekmiş gibi mutlulukla uyanmışım. “eninde sonunda affedeceğimi biliyordum seni” diyorum.. eskisi gibi..
o yüzden yazmadım mı? sıcağı sıcağına, kendimi zorlaya zorlaya, en çok canımı yaktığın anları bir sayfaya sığdırdım. affetmeye meyledersem hatırlayayım diye.. ama okumayacağım şimdi onları. fotoğraflarda o kadar mutluyum, mutluyuz ki.. kıyamam..
geçen ay ne çok girdin rüyalarıma. başkasını göreyim istiyordum oysa. o kadar istemiyormuşum demek ki. senden başkasını ne zaman isteyeceğim?
bi sabah, yine böyle seni görmüşüm rüyamda, sonra gerçekmiş gibi mutlulukla uyanmışım. “eninde sonunda affedeceğimi biliyordum seni” diyorum.. eskisi gibi..
o yüzden yazmadım mı? sıcağı sıcağına, kendimi zorlaya zorlaya, en çok canımı yaktığın anları bir sayfaya sığdırdım. affetmeye meyledersem hatırlayayım diye.. ama okumayacağım şimdi onları. fotoğraflarda o kadar mutluyum, mutluyuz ki.. kıyamam..
4 Nisan 2010 Pazar
fail-i müşterek
Altıdan Sonra Tiyatro, onuncu yılında beşinci özgün oyununa başlıyor. Tek kişilik çoklu bir ödeşme: “Fail-i Müşterek”. Yiğit Sertdemir bu kez ortak işlediğimiz suçları anlatıyor.
Yiğit Sertdemir genç kuşağın en başarılı tiyatrocularından. Makina mükendisliği eğitimini bırakıp kendini tiyatroya vermiş. Yazıyor, oynuyor, yönetiyor, kim bilir başka neler yapıyor tiyatro için. Ama sorduğumda “asıl işim yazmak” diyor, “yoksa şöyle büyük bir oyuncu olayım diye derdim yok.”
On yıl önce arkadaşlarıyla kurdukları Altıdan Sonra Tiyatro’nun diğer dört özgün oyununda olduğu gibi “Fail-i Müşterek”te de Yiğit Sertdemir’in imzası var. Bu kez tamamiyle kurmaca bir oyun değil. Bu ülke insanlarına bir yakın geçmiş hatırlatması belki… Sertdemir’e göre unutmak, yok saymak, sözde duyarlı davranmak bizim toplum olarak müşterek fiillerimiz, ortak suçumuz. Oyun biraz bunların masaya yatırılması. 12 Eylül de var içinde, katliamlar da, deprem de, fail-i meçhul cinayetler de… Bu açıdan yarı belgesel, yarı kurgusal, yarı anlatı niteliğinde.
“Ama herhangi bir acının ağıtı değil. Olsa olsa bir ayıbı, utancı... Ortak işlediğimiz bütün bu suçlar sırasında biz ne yapıyorduk sorusunu sordurmak, düşündürmek amaç.” Bunun için seyirciye koltuğunda rahat yok…
“Oyundan çok bir seyir hali. Aktarıcı seyircinin ortasında. Seyirci anlatılanla sürekli ilişki içinde, müşterek bir fiilin içinde. Seyirciye açık bir saldırı aslında. Saldırıyor ama aktaran da saldırının içinde kalıyor. Kendini dışarıda tutup bir şey anlatılmıyor.”
Sadece salondakiler değil, sokaktaki vatandaşla da röportajlar var oyunda. Ve sıkı bir arşiv çalışması yapılmış. Yiğit Sertdemir, oyunlarında hep toplumsal olaylarla sanatı nasıl birleştirilebileceğini aradığını söylüyor. Fail-i Müşterek’te de bunu yapmış. Olmazsa olmazı yine kara mizah. Altıdan Sonra Tiyatro’nun bu sezon İstanbul’a kazandırdığı Kumbaracı50 sahnesinin bir bahaneyle bir süre kapatılması da yer almış oyunda: “gülümseyeceğiz ama acısını da çekeceğiz”…
Yiğit Sertdemir genç kuşağın en başarılı tiyatrocularından. Makina mükendisliği eğitimini bırakıp kendini tiyatroya vermiş. Yazıyor, oynuyor, yönetiyor, kim bilir başka neler yapıyor tiyatro için. Ama sorduğumda “asıl işim yazmak” diyor, “yoksa şöyle büyük bir oyuncu olayım diye derdim yok.”
On yıl önce arkadaşlarıyla kurdukları Altıdan Sonra Tiyatro’nun diğer dört özgün oyununda olduğu gibi “Fail-i Müşterek”te de Yiğit Sertdemir’in imzası var. Bu kez tamamiyle kurmaca bir oyun değil. Bu ülke insanlarına bir yakın geçmiş hatırlatması belki… Sertdemir’e göre unutmak, yok saymak, sözde duyarlı davranmak bizim toplum olarak müşterek fiillerimiz, ortak suçumuz. Oyun biraz bunların masaya yatırılması. 12 Eylül de var içinde, katliamlar da, deprem de, fail-i meçhul cinayetler de… Bu açıdan yarı belgesel, yarı kurgusal, yarı anlatı niteliğinde.
“Ama herhangi bir acının ağıtı değil. Olsa olsa bir ayıbı, utancı... Ortak işlediğimiz bütün bu suçlar sırasında biz ne yapıyorduk sorusunu sordurmak, düşündürmek amaç.” Bunun için seyirciye koltuğunda rahat yok…
“Oyundan çok bir seyir hali. Aktarıcı seyircinin ortasında. Seyirci anlatılanla sürekli ilişki içinde, müşterek bir fiilin içinde. Seyirciye açık bir saldırı aslında. Saldırıyor ama aktaran da saldırının içinde kalıyor. Kendini dışarıda tutup bir şey anlatılmıyor.”
Sadece salondakiler değil, sokaktaki vatandaşla da röportajlar var oyunda. Ve sıkı bir arşiv çalışması yapılmış. Yiğit Sertdemir, oyunlarında hep toplumsal olaylarla sanatı nasıl birleştirilebileceğini aradığını söylüyor. Fail-i Müşterek’te de bunu yapmış. Olmazsa olmazı yine kara mizah. Altıdan Sonra Tiyatro’nun bu sezon İstanbul’a kazandırdığı Kumbaracı50 sahnesinin bir bahaneyle bir süre kapatılması da yer almış oyunda: “gülümseyeceğiz ama acısını da çekeceğiz”…
28 Şubat 2010 Pazar
kış saatine geçiyorum..
bizde yaş konusunda uzlaşma yoktur çoğu zaman. “20” desek, “a olur mu sen daha 19'sun” derler, “19” desek, tersini söyleyen çıkar: “19 bitti, bitti o, şimdi 20 oldun” diye.. yani tam belli değildir aslında yaşımız.
ben bugüne kadar büyüğünü tercih ederdim. hiç küçük görülmek ister mi insan?..
meğer istermiş...
artık kış saatine geçiyorum. 1 yıl geri alıyorum yaşımı. geçen sene de 30 sayıyordum kendimi, yarın da 30 oluyorum.
hem bak şimdi bi daha düşününce doğrusu da budur valla :)
ama aramızda kalsın, bu tür hesaplara başladığıma göre.. değiştirmesem de yaşımı, yaşlanmaya başladığımın işaretidir 2010’un 1 mart’ı..
ben bugüne kadar büyüğünü tercih ederdim. hiç küçük görülmek ister mi insan?..
meğer istermiş...
artık kış saatine geçiyorum. 1 yıl geri alıyorum yaşımı. geçen sene de 30 sayıyordum kendimi, yarın da 30 oluyorum.
hem bak şimdi bi daha düşününce doğrusu da budur valla :)
ama aramızda kalsın, bu tür hesaplara başladığıma göre.. değiştirmesem de yaşımı, yaşlanmaya başladığımın işaretidir 2010’un 1 mart’ı..
26 Ocak 2010 Salı
not
düşünsem, hayatta aklıma gelmeyecek bir kitabın, uygulamalı tiyatro eğitimi'nin sayfaları arasından bi sürpriz çıktı karşıma: bi not.. iki seneyi geçmiş yazılalı. aşk ve özlem dolu sözler...
hem çok mutlu oldum hem bi garip.. unutmuş muyum neyim bu heyecanı? böyle küçük sürprizleri eksik etmedik hayatımızdan. hiç çekinmedik, sıkıntımız olmadı sevgimizi göstermek, söylemek adına ama yazmaktan da hiç geri durmadık. yazı kalır diye herhalde.
içimdekileri en iyi anlatacak sözleri bulmak için uğraşırdım. bazen su gibi akardı zaten.. mutluluk taşardı yüreğimden. seni okurken düşünürdüm, aynı mutluluğu sende de göreceğimi bilerek..
özlemişim o hislerle bi şeyler yazmayı.. ve böyle güzel notlar almayı.. çoktandır elime almadığım başka kitapları da karıştırıyorum şimdi. ortak imzamızı arıyorum:
hep seninle...!
hem çok mutlu oldum hem bi garip.. unutmuş muyum neyim bu heyecanı? böyle küçük sürprizleri eksik etmedik hayatımızdan. hiç çekinmedik, sıkıntımız olmadı sevgimizi göstermek, söylemek adına ama yazmaktan da hiç geri durmadık. yazı kalır diye herhalde.
içimdekileri en iyi anlatacak sözleri bulmak için uğraşırdım. bazen su gibi akardı zaten.. mutluluk taşardı yüreğimden. seni okurken düşünürdüm, aynı mutluluğu sende de göreceğimi bilerek..
özlemişim o hislerle bi şeyler yazmayı.. ve böyle güzel notlar almayı.. çoktandır elime almadığım başka kitapları da karıştırıyorum şimdi. ortak imzamızı arıyorum:
hep seninle...!
25 Ocak 2010 Pazartesi
elvan'ın ayakkabısı
haber elvan’ın dünya fair play ödülüne layık görülmesiydi.. nedenini biliyorsunuz artık: dünya şampiyonasında etiyopyalı atlet ayakkabılarını otelde unutmuş. elvan yedek ayakkabısını vermiş ona, yarışa öyle girebilmiş. hatta elvan’ın ayakkabısıyla koştuğu o yarışta ikinci gelmiş, gümüş madalya kazanmış.
haber geldikten kısa süre sonra elvan’a bağlandık.. etiyopya’da kamptaydı. çok mutlu olduğunu söyledi ve o günü anlattı bize.. arada iki cümlesinde başka bir haber-hikaye vardı benim için.
bu olay, yani elvan’ın ayakkabısını rakibine vermesi nasıl duyulmuş biliyor musunuz? yarıştan sonra, belki bir-iki gün geçmiştir, elvan menajerine açılmış. hayır, amacı olanları anlatmak değil. demiş ki: “ya, ben ayakkabılarımı vermiştim ona, acaba geri isteyebilir misiniz?” ilk cümle bu, düşünün işte. bi şeyler hissettiniz mi?
sonra… menajer cin fikirli çıkmış. demiş ki: “elvan ne diyorsun, n’apmışsın sen?” elvan korkmuş bunu duyunca. çekinerek “yanlış bir şey mi yaptım?” diye sormuş..
bu da ikincisiydi.. haber böyle daha güzel oldu.
haber geldikten kısa süre sonra elvan’a bağlandık.. etiyopya’da kamptaydı. çok mutlu olduğunu söyledi ve o günü anlattı bize.. arada iki cümlesinde başka bir haber-hikaye vardı benim için.
bu olay, yani elvan’ın ayakkabısını rakibine vermesi nasıl duyulmuş biliyor musunuz? yarıştan sonra, belki bir-iki gün geçmiştir, elvan menajerine açılmış. hayır, amacı olanları anlatmak değil. demiş ki: “ya, ben ayakkabılarımı vermiştim ona, acaba geri isteyebilir misiniz?” ilk cümle bu, düşünün işte. bi şeyler hissettiniz mi?
sonra… menajer cin fikirli çıkmış. demiş ki: “elvan ne diyorsun, n’apmışsın sen?” elvan korkmuş bunu duyunca. çekinerek “yanlış bir şey mi yaptım?” diye sormuş..
bu da ikincisiydi.. haber böyle daha güzel oldu.
8 Ocak 2010 Cuma
kör kuyular
harika bi sonbahar tatiliydi.. hayatımın en güzel tatili.
dalyan, göcek, fethiye, akyaka.. dalaman havaalanında araba kiralayıp 5 güne birçok yer sığdırmıştık. “bi cd alalım demiştin, yolda dinleriz..” petrolcünün marketinde bir tek fatih erkoç vardı zevkimize uyan. iyi bi tercihti, güzel bi seyahat albümü. en çok “kör kuyular” şarkısı dolandı diline. slov bir şarkıydı ama sonlara doğru hızlanıyordu yeni düzenlemesi. ben de çok sevdim bunu, şarkı hızlandıkça basıyordum gaza, keyfimiz yerindeydi.. birlikte söylüyorduk, sözleri hiç umurumuzda değildi. çok iyi hatırlıyorum, dalyan’a otelimize vardığımızda güneş batmış, hava kararmak üzereydi yavaş yavaş.. ama biz hiç bitmesin istiyorduk bu mutluluk.
en güzel günlerimi seninle geçirdim, en güzel tatilleri de. o cd bende kaldı.. ara sıra bulup çıkarıyorum.. önce 5. şarkıyı dinliyorum.. hatta galiba her defasında en az 5 kez dinliyorum. ben hiç söylemiyorum artık, susuyorum.. ok oluyor sözleri, içimi kanatıyor.
“…kör kuyular içindeyim sensiz, ellerin uzanmıyor ellerime…”
dalyan, göcek, fethiye, akyaka.. dalaman havaalanında araba kiralayıp 5 güne birçok yer sığdırmıştık. “bi cd alalım demiştin, yolda dinleriz..” petrolcünün marketinde bir tek fatih erkoç vardı zevkimize uyan. iyi bi tercihti, güzel bi seyahat albümü. en çok “kör kuyular” şarkısı dolandı diline. slov bir şarkıydı ama sonlara doğru hızlanıyordu yeni düzenlemesi. ben de çok sevdim bunu, şarkı hızlandıkça basıyordum gaza, keyfimiz yerindeydi.. birlikte söylüyorduk, sözleri hiç umurumuzda değildi. çok iyi hatırlıyorum, dalyan’a otelimize vardığımızda güneş batmış, hava kararmak üzereydi yavaş yavaş.. ama biz hiç bitmesin istiyorduk bu mutluluk.
en güzel günlerimi seninle geçirdim, en güzel tatilleri de. o cd bende kaldı.. ara sıra bulup çıkarıyorum.. önce 5. şarkıyı dinliyorum.. hatta galiba her defasında en az 5 kez dinliyorum. ben hiç söylemiyorum artık, susuyorum.. ok oluyor sözleri, içimi kanatıyor.
“…kör kuyular içindeyim sensiz, ellerin uzanmıyor ellerime…”
1 Ocak 2010 Cuma
güzel bi gün, ilk gün
yeni yıla evde girdim, pek çok kez olduğu gibi.. saat 12 olmadan uyudum, ara sıra bu da olur.. uykumu iyi aldım, ne erken ne geç kalktım. pencereyi açtım, güneş vardı ama rüzgar fenaydı.. sıkı giyindim, kahvaltı için dışarı çıktım.. caddede yeni yeni açılıyordu çoğu yer.. erken davranan birkaç kafe dolmaya başlamıştı. birine girdim. garsonlarda hiç yılbaşı ertesi çalışıyor olmanın memnuniyetsizliği yoktu. belki vardı da yansıtmıyorlardı, güler yüzlüydü hepsi. yanıma birkaç dergi almıştım, karıştırırken kahvaltım geldi. sahanda yumurtayı sevdim, onun dışındakiler sıradandı. olsun, bozmadım keyfimi. güzel bir gün, ilk gündü.. teşekkür edip güler yüzlü garsonlara çıktım. “bu havada deniz görülmeye değerdir” diye düşünüp caddebostan sahiline indim. dalgalar çıldırmıştı, kıyıya vurdukça metrelerce yükseliyordu. yaklaştım, daha yakından izlemek istedim. tuzlu su çarpıyordu yüzüme, dudaklarıma bile değdi, tadını aldım, hoşuma gitti. çocuklar vardı, oyun olmuştu yükselip kıyıyı aşan dalgalar. el ele sevgililer.. ihtiyarlar, çoğunun yanında bir köpek vardı, dostları.. bi banka oturdum, bi şeyler yazdım. bunları, başka şeyleri.. pek söz vermem kendime “bu sene bunları bunları yapacağım” diye, bu kez neye güvendiysem sıraladım birkaç şey. hatta, belki yakışmadı bu güne ama hırslandım, “zorlayacağım kendimi, (mutlaka) yapacağım bunları” dedim. yine de başkalarına kanıt kalsın istemem, kendime saklıyorum. ama nottaki son sözü paylaşmak gerek:
“hayat seni seviyorum”
“hayat seni seviyorum”
14 Kasım 2009 Cumartesi
alışveriş ve s***ş
bizimkiler de buradaydı o gün.. babam “hangi oyuna gidiyorsun?” dedi.. 2 saniye durdum.. sonra “ingilizce bir adı var” dedim, ama o da tam çıkmadı ağzımdan: “alışveriş gibi bi şeyler işte, karışık biraz…”
dot 5. senesine 2 yeni oyunla giriyor.. biri başladı 10 gün önce: shopping and fucking.. tanıdık bir isim artık: geçen senenin maraton oyunu vur/yağmala/yeniden’in yazarı mark ravenhill’in kaleminden çıkma.. türkiye’ye dot’un tanıştırdığı in-yer-face akımının atalarından.. bir ilkörnek yani.. kesinlikle görülmeyi hak ediyor, kesinlikle ekibin her üyesi bu işin içinde yer aldığı için takdiri hak ediyor. yine büyük cesaret işi çünkü. ama.. olmayan bi şey var, bulamadım.
ne olduğunu bilmiyorum tam. metin yine çok zekice.. tüketim toplumu eleştirisi, bağımlılık, uyuşturucu, alışveriş, para eşittir medeniyet… alışveriş ve s***ş kavramları ister metafor olarak ister doğrudan tam hizmet ediyor metne.. yani evet öncekiler gibi yine rahatsız edici, sert, koltuklarınızda öyle rahat rahat oturamayacağınız türden. ama bi kürklü merkür kadar değil.. bana öyle geldi.. o kadar curcuna yok, belki ondandır. bi de brian karakteri.. bi ayrıksılığı var o rolün. benim için tam oturmayan taş o mu yine de emin değilim.
oyunculuklara söylenecek bi şey yok tabi. cem özeren ve tuğrul tülek, belki önceki performanslarını izleyenlere bi farklılıkları yok, devam rolüymüş hissi verebilir ama düşününce bu oyunun hakkı da budur.. serkan altunorak önplana çıkmadan çok başarılı..
bu ayki istanbul life’da “büyük bir şehirde, kasaba tiyatrosu gibi çalışıyoruz” demiş murat daltaban.. evet sahnedekiler, izleyiciler hep birbirine yakın dot’ta. en azından bi göz aşinalığı var. geçen sene özel olarak düzenlenen bilsar binasının da payı büyüktü.. şimdi kasaba fark edilir şekilde genişliyor. komşu kasabalardan duyanlar da daha çok geliyor, dot da yeni mekanlara açılıyor. yeni oyun pornografi bu hafta dotmarsta: başlıyor…
dot 5. senesine 2 yeni oyunla giriyor.. biri başladı 10 gün önce: shopping and fucking.. tanıdık bir isim artık: geçen senenin maraton oyunu vur/yağmala/yeniden’in yazarı mark ravenhill’in kaleminden çıkma.. türkiye’ye dot’un tanıştırdığı in-yer-face akımının atalarından.. bir ilkörnek yani.. kesinlikle görülmeyi hak ediyor, kesinlikle ekibin her üyesi bu işin içinde yer aldığı için takdiri hak ediyor. yine büyük cesaret işi çünkü. ama.. olmayan bi şey var, bulamadım.
ne olduğunu bilmiyorum tam. metin yine çok zekice.. tüketim toplumu eleştirisi, bağımlılık, uyuşturucu, alışveriş, para eşittir medeniyet… alışveriş ve s***ş kavramları ister metafor olarak ister doğrudan tam hizmet ediyor metne.. yani evet öncekiler gibi yine rahatsız edici, sert, koltuklarınızda öyle rahat rahat oturamayacağınız türden. ama bi kürklü merkür kadar değil.. bana öyle geldi.. o kadar curcuna yok, belki ondandır. bi de brian karakteri.. bi ayrıksılığı var o rolün. benim için tam oturmayan taş o mu yine de emin değilim.
oyunculuklara söylenecek bi şey yok tabi. cem özeren ve tuğrul tülek, belki önceki performanslarını izleyenlere bi farklılıkları yok, devam rolüymüş hissi verebilir ama düşününce bu oyunun hakkı da budur.. serkan altunorak önplana çıkmadan çok başarılı..
bu ayki istanbul life’da “büyük bir şehirde, kasaba tiyatrosu gibi çalışıyoruz” demiş murat daltaban.. evet sahnedekiler, izleyiciler hep birbirine yakın dot’ta. en azından bi göz aşinalığı var. geçen sene özel olarak düzenlenen bilsar binasının da payı büyüktü.. şimdi kasaba fark edilir şekilde genişliyor. komşu kasabalardan duyanlar da daha çok geliyor, dot da yeni mekanlara açılıyor. yeni oyun pornografi bu hafta dotmarsta: başlıyor…
2 Kasım 2009 Pazartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)