14 Kasım 2009 Cumartesi

alışveriş ve s***ş

bizimkiler de buradaydı o gün.. babam “hangi oyuna gidiyorsun?” dedi.. 2 saniye durdum.. sonra “ingilizce bir adı var” dedim, ama o da tam çıkmadı ağzımdan: “alışveriş gibi bi şeyler işte, karışık biraz…”

dot 5. senesine 2 yeni oyunla giriyor.. biri başladı 10 gün önce: shopping and fucking.. tanıdık bir isim artık: geçen senenin maraton oyunu vur/yağmala/yeniden’in yazarı mark ravenhill’in kaleminden çıkma.. türkiye’ye dot’un tanıştırdığı in-yer-face akımının atalarından.. bir ilkörnek yani.. kesinlikle görülmeyi hak ediyor, kesinlikle ekibin her üyesi bu işin içinde yer aldığı için takdiri hak ediyor. yine büyük cesaret işi çünkü. ama.. olmayan bi şey var, bulamadım.

ne olduğunu bilmiyorum tam. metin yine çok zekice.. tüketim toplumu eleştirisi, bağımlılık, uyuşturucu, alışveriş, para eşittir medeniyet… alışveriş ve s***ş kavramları ister metafor olarak ister doğrudan tam hizmet ediyor metne.. yani evet öncekiler gibi yine rahatsız edici, sert, koltuklarınızda öyle rahat rahat oturamayacağınız türden. ama bi kürklü merkür kadar değil.. bana öyle geldi.. o kadar curcuna yok, belki ondandır. bi de brian karakteri.. bi ayrıksılığı var o rolün. benim için tam oturmayan taş o mu yine de emin değilim.

oyunculuklara söylenecek bi şey yok tabi. cem özeren ve tuğrul tülek, belki önceki performanslarını izleyenlere bi farklılıkları yok, devam rolüymüş hissi verebilir ama düşününce bu oyunun hakkı da budur.. serkan altunorak önplana çıkmadan çok başarılı..

bu ayki istanbul life’da “büyük bir şehirde, kasaba tiyatrosu gibi çalışıyoruz” demiş murat daltaban.. evet sahnedekiler, izleyiciler hep birbirine yakın dot’ta. en azından bi göz aşinalığı var. geçen sene özel olarak düzenlenen bilsar binasının da payı büyüktü.. şimdi kasaba fark edilir şekilde genişliyor. komşu kasabalardan duyanlar da daha çok geliyor, dot da yeni mekanlara açılıyor. yeni oyun pornografi bu hafta dotmarsta: başlıyor…

2 Kasım 2009 Pazartesi

istanbul'un yeni sahnesi

kumbaracı50 bugün açıldı.. seyircisi bol, perdesi hep açık olsun.

23 Ekim 2009 Cuma

olsun..

yazamıyorum ne vakit.. bi-iki denedim ama gitmedi sözcükler, tıkandı. olsun, şuraya bikaç satır da olsa bi şeyler yazacağım diye açtım bu notu.
güzel bi gündü mesela, bunu not düşeyim. öyle büyük şeyler beklemeyin. güzel bi ses tanıdım: jehan barbur. arada duymuşum tabi, hele 1-2 haftadır döndürüp döndürüp dinlediğim gürol ağırbaş düzenlemeli ezginin günlüğü şarkısı: yaprak! oradaki ses işte! bi defa bunu yazın bi kenara: deli bi şarkı, düzenleme, ses! yahu bu çeyrek albümünü 2 sene önce çıktığında aldım, dinledim kaç kereler. ama demek bazı şarkılar bi kulağımdan girmiş bi kulağımdan çıkmış. işte 2 hafta önce şöyle yeniden hatırlamak için dinleyince önce sabahat akkiraz'dan(hayır hiç 14 isim içinde olmasıyla ilgili değil) gemi aldı götürdü.. sonra da hemen ardından başlayan yaprak işte, jehan barbur. albümü çıkmış bu yılın başında: uyan. onu da dinledim az önce. nasıl duru bi ses, nasıl sevindim..
başka ne mutluluk verdi bugün bana: filmekimindeydim.. monica belluci ve sophia marceau'lu dönüşüm'ü izledim. psikolojik gerilim. güzel başlayan, ortalarda biraz sıkan, eh biraz sarkan belki. yani evet çok başarılı değil, idare ederdi ama festivalin havası işte, güzel bi şey..
a bak sonra asıl bu kısmı güzeldi günün: hava harikaydı. filmden sonra ayaklarım tünel, şişhane, kuledibi'ne gitti. önce bilmediğim sokaklara girdim.. değişik değişik dükkanlar, kafeler çıktı karşıma, tesadüfen uzak ihtimal'in çekildiği sokaklara düştü yolum.. bi gün yanımda biri olursa ona buraları da göstermeliyim diye aklıma yazdıktan sonra gittim kuledibinde çayhaneye oturdum. mutluluk ya bu, hani küçük şeylerde derler: çay da tost da şaşırtıcı güzellikte çıktı, keyiflendim. mungan'ın son hikayeleri vardı yanımda, okumaya devam ettim. bazısı pek sevmez, burun kıvırır, ben severim; altını çizmek istediğim satırlar, beni içine çeken hikayeler, yazma isteği uyandıran anlatımlar bulurum onda.. yine öyle, hoşuma gitti.
sonra karaköyden kadıköye vapur sefası.. tarihi yarımadanın üzerinde güneşin kızıllığı. sevilmez mi bu istanbul, dedirtiyor.. mutluluk işte.
eh neyse, asıl yazmak istediklerimi yazamadım ama not amacına ulaştı herhalde, bikaç satır çoktan geride kaldı.. uyku istiyorum şimdi..

13 Eylül 2009 Pazar

'90 lardan ilk 20

ah! bi beğeni listesi oluşturmak delilik!.. hem çok zevkli, hem ne zor.. ve illa ki riski de çok. facebook’ta birileri başlatmış 90’lı yılların en iyi 20 albümü diye.. bi arkadaş da bana gönderdi epey önce.. canım çekti dün, “bakalım” dedim, “kimler olabilir?..

1- LEVENT YÜKSEL MED CEZİR - 1993
2- TARKAN AACAYİPSİN - 1994
3- YILDIZ TİLBE DELİKANLIM - 1994
4- CANDAN ERÇETİN ÇAPKIN - 1997
5- YAŞAR DİVANE - 1996
6- HARUN KOLÇAK BENİ AFFET - 1991
7- SERTAB ERENER LÂ’L - 1994
8- AŞKIN NUR YENGİ SEVGİLİYE - 1990
9- BENDENİZ BENDENİZ I- 1993
10- MUSTAFA SANDAL GÖLGEDE AYNI - 1996
11- SİBEL ALAŞ ADAM - 1995
12- RAFET EL ROMAN GENÇLİĞİN GÖZYAŞI - 1995
13- KENAN DOĞULU YAPARIM BİLİRSİN - 1993
14- FERDA ANIL YARKIN AŞKIN YETMEZ - 1993
15- İZEL-ÇELİK-ERCAN ÖZLEDİM - 1991
16- YONCA EVCİMİK YONCA EVCİMİK 94
17- MİRKELAM HER GECE - 1995
18- GÖKHAN KIRDAR SERSERİ MAYIN - 1994
19- EMEL MÜFTÜOĞLU EMELCE - 1994
20- SUAT SUNA ANSIZIN ÇEKTİN GİTTİN - 1993

sonunda böyle bi liste kaldı elimde ama pek öyle değil.. bi kere işi kolaylaştırmak için kendi kendime birsürü kısıtlamaya gittim..
öncelikle 90’lar deyince türkiye’de müzik pop’tur.. o yüzden teoman ya da ne bileyim feridun düzağaç, haluk levent, athena gibi, yaptıkları müzik için tam anlamıyla pop denemeyecek isimleri liste dışı tuttum..
sonra, sadece popüler olanları aldım. dolayısıyla elimdeki listeyi “en iyi 20” diye tanımlamak hiç doğru değil aslında. kaliteli ama pek göz önünde olmayan albümleri de ayırdım böylece..
dahası… sezen, ajda, kayahan, nilüfer, mfö, nazan abla gibi isimleri liste üstü saydım (bi de oya-bora'yı). dolayısıyla onları da almadım.
başka… “bir şarkıcı sadece bir albümle listeye girebilir” dedim. bu, kesinlikle daha fazla isme yer açtı. çünkü aksi olsa, hepsini geçtim, bi defa tarkan tek albümle kalmazdı.. ama bu yöntemin küçük de bi zorluğu oldu: bikaç albümle listeye girebilecek şarkıcıların en iyi albümleri hangisiydi diye ayrıca düşünmem gerekti.. bu noktada kararlarımdan pek de emin olamadım.. sertab, aşkın nur yengi, mustafa sandal (pekala “suç bende” de olabilirdi), kenan doğulu(belki “sımsıkı..”yı almak daha doğruydu), yonca evcimik (“kendine gel”i az mı dinledik?) epey zorluydu.. parantez yine yonca evcimik için: ’94 albümünü seçmemde az önce yeniden dinlediğim tükendik’in rolü büyük oldu)
son olarak, genelde 10 yılın sonlarına pek rağbet etmeden birbirine yakın tarihli albümlere yer verdim. sektörün daha içinde olduğum, çaldığım, dinlediğim, dinlettiğim albümler doğal olarak ağırlık kazandı..
e onca kafa patlattım, alanı daralttım, terazinin bi yanına birilerini ötekine diğerlerini koydum, eledim, seçtim.. burak kut, yeşim salkım, demet, asya, of aman nalan, deniz arcak, soner arıca, serdar ortaç, hakan peker ve daha niceleri de vardı 90’larda ama işte yok oldular.. hayat bu!..

5 Temmuz 2009 Pazar

federer zirvede tek

nasıl duygular içindeler? yüzlerinden okunuyor bi şeyler ama..

federer: en çok grand slam kazanan tenisçi artık o.. "15" yazılı sweatini hazırlamış, geçirdi üstüne.. yeniden 1 numara. tamamen mutluluk.. hiç mağrur değil..

roddick: deli bi maç, 4 saati geçti. belki daha çok hak eden oydu.. yüzünde biraz bu var: haksızlık?..

sampras: rekoru tarih oldu.. artık sadece tarihin en büyüklerinden.. maç boyu hep keyifli göründü. ama son ekrana geldiğinde sanki artık kendi halini düşünüyordu: oğlum gözlerin bu kadar senin üzerinde olduğu son maç buydu..

nadal: ekranda yoktu.. nerde bilmem.. mallarco? ama eminim sonucun en çok üzdüğü kişi. engel olmak elinde de değildi. iyileşmek, federer'e karşı yeniden mücadeleye başlamak, yine 1 numara olmak için acayip hırslanmıştır şimdi..

27 Haziran 2009 Cumartesi

pazar pazar

gazeteler internete karşı kesin yenilgiye uğramayacaksa bunu sağlayacak nedenlerden birini biliyoruz hepimiz:
pazar ilaveleri..
o renkli renkli, tatil havasına uygun türlü çeşitli konuların işlendiği, en bomba röportajların hiç yer sıkıntısı çekilmeden geniş geniş verildiği ekler.. kim sanal alemde, bilgisayar ekranından okur ki onları!..
geçen pazar yazacaktım aslında. yazın tembellik alıp başını gidiyor, en küçük şeyler yük oluyor, bugüne kaldı.. babalar günü nedeniyle genel bi konu bütünlüğü vardı bu kez ilavelerde. en zoru da budur herhalde. aynı konuda farklı şeyler ortaya koyabilmek, bir adım öne çıkabilmek..
hürriyet pazar bi süre önce kısmen yenilendi ya, evet başarı sağlandı bi parça.. babalar gününde benim için en iyi röportajlardan biri ordaydı.. ya da isim çok yerindeydi.. (hayır ca değil, onu cumartesi sabahı okumuştum soğuk bilgisayar ekranından ben, pazar günü hiç bakmadım) futbolcu deniz barış röportajı.. şöyle başlamış sibel arna:
“Deniz Barış deyince herkesin gözünün önünde tek bir fotoğraf karesi var. Anneleri aniden ölünce, antrenmanlara çocuklarıyla gelmek zorunda kaldığı zamanlarda çekilmiş bir fotoğraf. Birini kucaklamış, diğerinin elinden tutuyor.”

3 yıl geçmiş üzerinden.. ve evet o günleri aşmış Deniz Barış.
“Artık her şey geçti mi?” sorusuna
“Hiçbir zaman geçmiyor, geçmeyecek de.” dese de yeni bir hayatı var. Yanında da çocuklarından başka onu yeniden hayata bağlayan biri: Esra..
bu röportajı sevdim. nedeni, bi defa sadece babalık etrafında gezinmemesi, işin içinde bi karşı cins duygusallığı da olmasıydı herhalde, öyle hissettim. iyi geldi..

bi diğer röportaj zaten adıyla öne çıkıyordu hemen: milliyette okan bayülgen.. yakında o da baba olacak ya, ondan sebep konuşmuş miraç zeynep özkartal.. yaş almak insana çok şey katıyor, bunu görmediğim kişi çok az.. okan bayülgen de onlardan. yine bi parça snob, etrafına saldıran, kışkırtan ama değişen bi şeyler de var belli.. daha farkında. hoşuma gidiyor. 2 gün önce ntv’de hülya avşar’la konuşurken bu kez ikisi için de geçerliydi aynı şeyler, orda söylenenlerden de konuşmak gerek belki başka zaman. ben, bu babalar günü için söyledikleriyle bitireyim:

“Boşanmış anne babanın çocuğu olmak, bir sürü anne-baba gelince avantajlı mı oldu?
Kesinlikle. Hiç kimseyi de suçlamam, boşandılarsa boşandılar. Bu önemli bir şey değil, herkesin annesi babası boşanıyor. Ama bunu kesinlikle çocuğuma yapmayacağım.

Madem önemli değil, neden bu kesin karar?
Çünkü 45 yaşında zırlayacak halim yok, ama aynı şeyi 15 yaşındayken konuşsaydık bayağı hökür hökür ağlıyor olurdum.”

1 Haziran 2009 Pazartesi

isteyince olur mu her şey?

3-4 haftadır adet edindim, pazar sabahları, gece çalışmanın yorgunluğu da olsa işten çıkınca eve gidip duş alıp yatmak yerine deniz kıyısında bi yerlerde güzel bi pazar kahvaltısı ayarlıyorum kendime.. bu pazarın programı biraz farklıydı, dot-bilsarda’da vur/yağmala/yeniden’in son gösterisini izlemem gerekiyordu saat 11’de. (haftaya artık toplu gösterimler var çünkü, bitti sezonun büyük projesi) o yüzden kahvaltı mekanım şişhane’ye yakın bi yer diye karaköy’de namport oldu.. namlı’nın kahvaltılıklarının zenginliği ve kalitesine bankacılık yıllarımdan eminönü’nden aşinayım. “tam tadını çıkardım” diyemem, 1-1,5 saat yetmedi… tünel’den doğru bilsar’a.. son oyunda murat daltaban’ın da oynaması çok iyi olmuş. 8 gösteri adına, tüm proje için alkışladım daltaban’ı, hepsini.. haftaya eminim yıl boyunca 8 gösteriyi izleyenler de orda olacaktır, seyirciler de bu projenin bi parçası artık. sonra sultanahmet’e geçtim.. tarihi yarımada istanbul’un en güzel köşelerinden. sadece sunduğu muhteşem silüet için değil.. ihmal etmeden, ara sıra içine de karışıp o tarihi havayı dünyanın dört köşesinden gelenlerle birlikte solumak gerek.

sonra birkaç işim daha vardı.. eve girdiğimde 4’e geliyordu galiba saat. televizyonu açtım, var mı bilmem gereken şeyler diye.. moto gp’yi görünce hatırladım: sabah çıkarken filiz’e müjdeyi vermiştim: son bültenin 2’de.. 6’ya kadar haber yok, diye.. kanallar arasında gezindim biraz. ne kadar sonra bilmem, bu yazıyı bana yazdıran asıl konu karşıma çıktı: fransa açık’ta, bir kez daha nadal kortta.. geçen hafta ilk turda içime doğmuştu 5. zafer gelmeyecek, diye.. ah, ilk turda elenmesi çok daha büyük sürpriz olurdu ama olmadı. böyle dediğime bakmayın, federer-nadal kapışmalarında ben hep ispanyol’u tuttum. kişisel bi şey değil yani. belki artık farklı isimler de olsun, bu kadar da güç odaklı bi spora dönüşmesin düşüncesi etkilemiştir, bilmem.. ama istedim işte yenilmesini ve hissettim. nadal dün yine deli gibi vuruşlar yaptı, 2. sette şans da yanındaydı ama olmadı.. soderling başardı. başarmış yani.. 3. seti de izledim ama 4. setin neresinde artık uyku beni esir aldı hatırlamıyorum. haberi sabah ntv spor’dan aldım. mert aydın yazmış, filmini bekliyoruz şimdi bu maçın, neden olmasın.
http://www.ntvmsnbc.com/id/24971663/

12 Mayıs 2009 Salı

fareler ve insanlar

gazap üzümleri’ni okuduğumda sanırım lisedeydim. uzun süre etkisinde kalmıştım, öyle çarpıcıydı. hala, okuduğum kitaplar içinde en iyilerden sayarım.

steinbeck, bu kez devlet tiyatroları’nda çıktı karşıma. genç kuşak birimi, fareler ve insanlar’ını oynuyor bu sezon, “gençlik oyunu” başlığıyla sahneleniyor zaten. bence çok yerinde bir seçim. doğrusu beklemiyordum ama seyirciler arasında da gençleri görmek sevindirdi beni.

devlet tiyatroları bu sezon birkaç kez hayalkırıklığına uğratınca kendimi geri çekmiştim. hele ki özellerde böylesi ilginç ve kaliteli oyunların olduğu bir dönem.. yine de izlemek istediğim bir-iki oyun var ama onlara da ya bilet bulamıyorum ya uzak kalıyorlar bana.. neyse ki bu kez pişman olmadım.

bi defa önce başarılı bi sahneleme bence. yönetmen Zurab Siharulide.. sahneyi ikiye ayıran şeffaf beyaz perdeler, salıncak, ritim, adımlar, tavşan kulakları çok yerinde kullanılmış. sadece oyuncular, tamam konu öyle koşturarak giriyorlar da, sanki pat diye, hani arkadan birisi itmiş dibi geliyorlardı sahneye. evet oyuncular. onlar da gencecik. biraz amatörlük hissediliyor ama rahatsız edici değil, aksine yakışıyor sahneye. iki başrolün adını anmak gerek: berk yaygın, sefa tantoğlu.. hiç fena değiller ve daha iyi oyunlarını izleyeceğiz mutlaka.

konu? yine büyük bunalım yılları, işçiler, onların hayalleri, yalnızlıkları, çaresizlikleri… sadece işçilerin değil ki, sadece o yılların değil.

fareler ve insanlar şişli cevahir sahnesi’nde oynanıyor. doğrusu sevmiyorum orayı. bir alışveriş merkezinin içinde, hele o kadar büyük, kapalı, kasvetli bir yerde tiyatro izlemenin düşüncesi bile kötü geliyor. ama bir yanının da hakkını vermeli hani: koltukları rahat, araları geniş, tiyatro için büyük nimet..

23 Nisan 2009 Perşembe

insanlık halleri

son dinlediğim için mi bilmem, uçurtmalar sanki en iyisi..
belki çoban yıldızı..
bi dinleyişte en dikkat çekeni: ruhun sarışın.. çok anlamam ama ritmi cohen'in democracy'sini andırdı bana.
mavi kuş ve küçük kız, ortaçgil'e güzel bi saygı duruşu, tamam da o yaylılar çok arabesk olmamış mı?
fahişe.. daha iyisini en güzel hikayem'de yapmamış mıydı?...
ve aslında başka şarkılarda da aynısı.. çokça tekrara düşmüş bi teoman albümü..
ama seviyoruz bu adamı.. öyle de böyle de..

28. festival - son

festival bitti, ben izlediğim son iki filmden bahsemedim. yazayım da eksik kalmasın..

korkma benden, danimarka yapımı bi psikolojik gerilim.. konu çok özgün değil ama özellikle ulrich thomsen izlettiriyor.. başarılı bi adamın, rutinden sıyrılıp altbenliğini keşfi. ki pek hayırlı şeyler çıkmıyor tabi ki ordan. merak duygusunu ayakta tutmayı başarıyor. severim böyle filmleri. sevdim..

gidişler, bu yılın yabancı dilde oskar ödüllü japon filmi. nette bu filmle ilgili pek kötü bi şey bulamazsınız belki, ben yazayım. merkezde tamamen yerel bi konu var: ölen kişiyi son yolculuğuna hazırlama.. japon kültürüne özgü ritüeller ilgiyi artırıyor. hikaye ise her yerde yaşanabilecek türde.. müzikler mükemmel. neyi kötü?.. vardığı yer! bu filmden daha iyi bi hikaye gelişimi, daha iyi bi son beklemek hakkımız gibi. yoksa sadece bana mı öyle geldi hollywood düşüncesine sahip bi son olduğu? milliyetçilik yapayım: üç maymun daha iyi..