nasıl duygular içindeler? yüzlerinden okunuyor bi şeyler ama..
federer: en çok grand slam kazanan tenisçi artık o.. "15" yazılı sweatini hazırlamış, geçirdi üstüne.. yeniden 1 numara. tamamen mutluluk.. hiç mağrur değil..
roddick: deli bi maç, 4 saati geçti. belki daha çok hak eden oydu.. yüzünde biraz bu var: haksızlık?..
sampras: rekoru tarih oldu.. artık sadece tarihin en büyüklerinden.. maç boyu hep keyifli göründü. ama son ekrana geldiğinde sanki artık kendi halini düşünüyordu: oğlum gözlerin bu kadar senin üzerinde olduğu son maç buydu..
nadal: ekranda yoktu.. nerde bilmem.. mallarco? ama eminim sonucun en çok üzdüğü kişi. engel olmak elinde de değildi. iyileşmek, federer'e karşı yeniden mücadeleye başlamak, yine 1 numara olmak için acayip hırslanmıştır şimdi..
5 Temmuz 2009 Pazar
27 Haziran 2009 Cumartesi
pazar pazar
gazeteler internete karşı kesin yenilgiye uğramayacaksa bunu sağlayacak nedenlerden birini biliyoruz hepimiz:
pazar ilaveleri..
o renkli renkli, tatil havasına uygun türlü çeşitli konuların işlendiği, en bomba röportajların hiç yer sıkıntısı çekilmeden geniş geniş verildiği ekler.. kim sanal alemde, bilgisayar ekranından okur ki onları!..
geçen pazar yazacaktım aslında. yazın tembellik alıp başını gidiyor, en küçük şeyler yük oluyor, bugüne kaldı.. babalar günü nedeniyle genel bi konu bütünlüğü vardı bu kez ilavelerde. en zoru da budur herhalde. aynı konuda farklı şeyler ortaya koyabilmek, bir adım öne çıkabilmek..
hürriyet pazar bi süre önce kısmen yenilendi ya, evet başarı sağlandı bi parça.. babalar gününde benim için en iyi röportajlardan biri ordaydı.. ya da isim çok yerindeydi.. (hayır ca değil, onu cumartesi sabahı okumuştum soğuk bilgisayar ekranından ben, pazar günü hiç bakmadım) futbolcu deniz barış röportajı.. şöyle başlamış sibel arna:
“Deniz Barış deyince herkesin gözünün önünde tek bir fotoğraf karesi var. Anneleri aniden ölünce, antrenmanlara çocuklarıyla gelmek zorunda kaldığı zamanlarda çekilmiş bir fotoğraf. Birini kucaklamış, diğerinin elinden tutuyor.”
3 yıl geçmiş üzerinden.. ve evet o günleri aşmış Deniz Barış.
“Artık her şey geçti mi?” sorusuna
“Hiçbir zaman geçmiyor, geçmeyecek de.” dese de yeni bir hayatı var. Yanında da çocuklarından başka onu yeniden hayata bağlayan biri: Esra..
bu röportajı sevdim. nedeni, bi defa sadece babalık etrafında gezinmemesi, işin içinde bi karşı cins duygusallığı da olmasıydı herhalde, öyle hissettim. iyi geldi..
bi diğer röportaj zaten adıyla öne çıkıyordu hemen: milliyette okan bayülgen.. yakında o da baba olacak ya, ondan sebep konuşmuş miraç zeynep özkartal.. yaş almak insana çok şey katıyor, bunu görmediğim kişi çok az.. okan bayülgen de onlardan. yine bi parça snob, etrafına saldıran, kışkırtan ama değişen bi şeyler de var belli.. daha farkında. hoşuma gidiyor. 2 gün önce ntv’de hülya avşar’la konuşurken bu kez ikisi için de geçerliydi aynı şeyler, orda söylenenlerden de konuşmak gerek belki başka zaman. ben, bu babalar günü için söyledikleriyle bitireyim:
“Boşanmış anne babanın çocuğu olmak, bir sürü anne-baba gelince avantajlı mı oldu?
Kesinlikle. Hiç kimseyi de suçlamam, boşandılarsa boşandılar. Bu önemli bir şey değil, herkesin annesi babası boşanıyor. Ama bunu kesinlikle çocuğuma yapmayacağım.
Madem önemli değil, neden bu kesin karar?
Çünkü 45 yaşında zırlayacak halim yok, ama aynı şeyi 15 yaşındayken konuşsaydık bayağı hökür hökür ağlıyor olurdum.”
pazar ilaveleri..
o renkli renkli, tatil havasına uygun türlü çeşitli konuların işlendiği, en bomba röportajların hiç yer sıkıntısı çekilmeden geniş geniş verildiği ekler.. kim sanal alemde, bilgisayar ekranından okur ki onları!..
geçen pazar yazacaktım aslında. yazın tembellik alıp başını gidiyor, en küçük şeyler yük oluyor, bugüne kaldı.. babalar günü nedeniyle genel bi konu bütünlüğü vardı bu kez ilavelerde. en zoru da budur herhalde. aynı konuda farklı şeyler ortaya koyabilmek, bir adım öne çıkabilmek..
hürriyet pazar bi süre önce kısmen yenilendi ya, evet başarı sağlandı bi parça.. babalar gününde benim için en iyi röportajlardan biri ordaydı.. ya da isim çok yerindeydi.. (hayır ca değil, onu cumartesi sabahı okumuştum soğuk bilgisayar ekranından ben, pazar günü hiç bakmadım) futbolcu deniz barış röportajı.. şöyle başlamış sibel arna:
“Deniz Barış deyince herkesin gözünün önünde tek bir fotoğraf karesi var. Anneleri aniden ölünce, antrenmanlara çocuklarıyla gelmek zorunda kaldığı zamanlarda çekilmiş bir fotoğraf. Birini kucaklamış, diğerinin elinden tutuyor.”
3 yıl geçmiş üzerinden.. ve evet o günleri aşmış Deniz Barış.
“Artık her şey geçti mi?” sorusuna
“Hiçbir zaman geçmiyor, geçmeyecek de.” dese de yeni bir hayatı var. Yanında da çocuklarından başka onu yeniden hayata bağlayan biri: Esra..
bu röportajı sevdim. nedeni, bi defa sadece babalık etrafında gezinmemesi, işin içinde bi karşı cins duygusallığı da olmasıydı herhalde, öyle hissettim. iyi geldi..
bi diğer röportaj zaten adıyla öne çıkıyordu hemen: milliyette okan bayülgen.. yakında o da baba olacak ya, ondan sebep konuşmuş miraç zeynep özkartal.. yaş almak insana çok şey katıyor, bunu görmediğim kişi çok az.. okan bayülgen de onlardan. yine bi parça snob, etrafına saldıran, kışkırtan ama değişen bi şeyler de var belli.. daha farkında. hoşuma gidiyor. 2 gün önce ntv’de hülya avşar’la konuşurken bu kez ikisi için de geçerliydi aynı şeyler, orda söylenenlerden de konuşmak gerek belki başka zaman. ben, bu babalar günü için söyledikleriyle bitireyim:
“Boşanmış anne babanın çocuğu olmak, bir sürü anne-baba gelince avantajlı mı oldu?
Kesinlikle. Hiç kimseyi de suçlamam, boşandılarsa boşandılar. Bu önemli bir şey değil, herkesin annesi babası boşanıyor. Ama bunu kesinlikle çocuğuma yapmayacağım.
Madem önemli değil, neden bu kesin karar?
Çünkü 45 yaşında zırlayacak halim yok, ama aynı şeyi 15 yaşındayken konuşsaydık bayağı hökür hökür ağlıyor olurdum.”
1 Haziran 2009 Pazartesi
isteyince olur mu her şey?
3-4 haftadır adet edindim, pazar sabahları, gece çalışmanın yorgunluğu da olsa işten çıkınca eve gidip duş alıp yatmak yerine deniz kıyısında bi yerlerde güzel bi pazar kahvaltısı ayarlıyorum kendime.. bu pazarın programı biraz farklıydı, dot-bilsarda’da vur/yağmala/yeniden’in son gösterisini izlemem gerekiyordu saat 11’de. (haftaya artık toplu gösterimler var çünkü, bitti sezonun büyük projesi) o yüzden kahvaltı mekanım şişhane’ye yakın bi yer diye karaköy’de namport oldu.. namlı’nın kahvaltılıklarının zenginliği ve kalitesine bankacılık yıllarımdan eminönü’nden aşinayım. “tam tadını çıkardım” diyemem, 1-1,5 saat yetmedi… tünel’den doğru bilsar’a.. son oyunda murat daltaban’ın da oynaması çok iyi olmuş. 8 gösteri adına, tüm proje için alkışladım daltaban’ı, hepsini.. haftaya eminim yıl boyunca 8 gösteriyi izleyenler de orda olacaktır, seyirciler de bu projenin bi parçası artık. sonra sultanahmet’e geçtim.. tarihi yarımada istanbul’un en güzel köşelerinden. sadece sunduğu muhteşem silüet için değil.. ihmal etmeden, ara sıra içine de karışıp o tarihi havayı dünyanın dört köşesinden gelenlerle birlikte solumak gerek.
sonra birkaç işim daha vardı.. eve girdiğimde 4’e geliyordu galiba saat. televizyonu açtım, var mı bilmem gereken şeyler diye.. moto gp’yi görünce hatırladım: sabah çıkarken filiz’e müjdeyi vermiştim: son bültenin 2’de.. 6’ya kadar haber yok, diye.. kanallar arasında gezindim biraz. ne kadar sonra bilmem, bu yazıyı bana yazdıran asıl konu karşıma çıktı: fransa açık’ta, bir kez daha nadal kortta.. geçen hafta ilk turda içime doğmuştu 5. zafer gelmeyecek, diye.. ah, ilk turda elenmesi çok daha büyük sürpriz olurdu ama olmadı. böyle dediğime bakmayın, federer-nadal kapışmalarında ben hep ispanyol’u tuttum. kişisel bi şey değil yani. belki artık farklı isimler de olsun, bu kadar da güç odaklı bi spora dönüşmesin düşüncesi etkilemiştir, bilmem.. ama istedim işte yenilmesini ve hissettim. nadal dün yine deli gibi vuruşlar yaptı, 2. sette şans da yanındaydı ama olmadı.. soderling başardı. başarmış yani.. 3. seti de izledim ama 4. setin neresinde artık uyku beni esir aldı hatırlamıyorum. haberi sabah ntv spor’dan aldım. mert aydın yazmış, filmini bekliyoruz şimdi bu maçın, neden olmasın.
http://www.ntvmsnbc.com/id/24971663/
sonra birkaç işim daha vardı.. eve girdiğimde 4’e geliyordu galiba saat. televizyonu açtım, var mı bilmem gereken şeyler diye.. moto gp’yi görünce hatırladım: sabah çıkarken filiz’e müjdeyi vermiştim: son bültenin 2’de.. 6’ya kadar haber yok, diye.. kanallar arasında gezindim biraz. ne kadar sonra bilmem, bu yazıyı bana yazdıran asıl konu karşıma çıktı: fransa açık’ta, bir kez daha nadal kortta.. geçen hafta ilk turda içime doğmuştu 5. zafer gelmeyecek, diye.. ah, ilk turda elenmesi çok daha büyük sürpriz olurdu ama olmadı. böyle dediğime bakmayın, federer-nadal kapışmalarında ben hep ispanyol’u tuttum. kişisel bi şey değil yani. belki artık farklı isimler de olsun, bu kadar da güç odaklı bi spora dönüşmesin düşüncesi etkilemiştir, bilmem.. ama istedim işte yenilmesini ve hissettim. nadal dün yine deli gibi vuruşlar yaptı, 2. sette şans da yanındaydı ama olmadı.. soderling başardı. başarmış yani.. 3. seti de izledim ama 4. setin neresinde artık uyku beni esir aldı hatırlamıyorum. haberi sabah ntv spor’dan aldım. mert aydın yazmış, filmini bekliyoruz şimdi bu maçın, neden olmasın.
http://www.ntvmsnbc.com/id/24971663/
12 Mayıs 2009 Salı
fareler ve insanlar
gazap üzümleri’ni okuduğumda sanırım lisedeydim. uzun süre etkisinde kalmıştım, öyle çarpıcıydı. hala, okuduğum kitaplar içinde en iyilerden sayarım.
steinbeck, bu kez devlet tiyatroları’nda çıktı karşıma. genç kuşak birimi, fareler ve insanlar’ını oynuyor bu sezon, “gençlik oyunu” başlığıyla sahneleniyor zaten. bence çok yerinde bir seçim. doğrusu beklemiyordum ama seyirciler arasında da gençleri görmek sevindirdi beni.
devlet tiyatroları bu sezon birkaç kez hayalkırıklığına uğratınca kendimi geri çekmiştim. hele ki özellerde böylesi ilginç ve kaliteli oyunların olduğu bir dönem.. yine de izlemek istediğim bir-iki oyun var ama onlara da ya bilet bulamıyorum ya uzak kalıyorlar bana.. neyse ki bu kez pişman olmadım.
bi defa önce başarılı bi sahneleme bence. yönetmen Zurab Siharulide.. sahneyi ikiye ayıran şeffaf beyaz perdeler, salıncak, ritim, adımlar, tavşan kulakları çok yerinde kullanılmış. sadece oyuncular, tamam konu öyle koşturarak giriyorlar da, sanki pat diye, hani arkadan birisi itmiş dibi geliyorlardı sahneye. evet oyuncular. onlar da gencecik. biraz amatörlük hissediliyor ama rahatsız edici değil, aksine yakışıyor sahneye. iki başrolün adını anmak gerek: berk yaygın, sefa tantoğlu.. hiç fena değiller ve daha iyi oyunlarını izleyeceğiz mutlaka.
konu? yine büyük bunalım yılları, işçiler, onların hayalleri, yalnızlıkları, çaresizlikleri… sadece işçilerin değil ki, sadece o yılların değil.
fareler ve insanlar şişli cevahir sahnesi’nde oynanıyor. doğrusu sevmiyorum orayı. bir alışveriş merkezinin içinde, hele o kadar büyük, kapalı, kasvetli bir yerde tiyatro izlemenin düşüncesi bile kötü geliyor. ama bir yanının da hakkını vermeli hani: koltukları rahat, araları geniş, tiyatro için büyük nimet..
steinbeck, bu kez devlet tiyatroları’nda çıktı karşıma. genç kuşak birimi, fareler ve insanlar’ını oynuyor bu sezon, “gençlik oyunu” başlığıyla sahneleniyor zaten. bence çok yerinde bir seçim. doğrusu beklemiyordum ama seyirciler arasında da gençleri görmek sevindirdi beni.
devlet tiyatroları bu sezon birkaç kez hayalkırıklığına uğratınca kendimi geri çekmiştim. hele ki özellerde böylesi ilginç ve kaliteli oyunların olduğu bir dönem.. yine de izlemek istediğim bir-iki oyun var ama onlara da ya bilet bulamıyorum ya uzak kalıyorlar bana.. neyse ki bu kez pişman olmadım.
bi defa önce başarılı bi sahneleme bence. yönetmen Zurab Siharulide.. sahneyi ikiye ayıran şeffaf beyaz perdeler, salıncak, ritim, adımlar, tavşan kulakları çok yerinde kullanılmış. sadece oyuncular, tamam konu öyle koşturarak giriyorlar da, sanki pat diye, hani arkadan birisi itmiş dibi geliyorlardı sahneye. evet oyuncular. onlar da gencecik. biraz amatörlük hissediliyor ama rahatsız edici değil, aksine yakışıyor sahneye. iki başrolün adını anmak gerek: berk yaygın, sefa tantoğlu.. hiç fena değiller ve daha iyi oyunlarını izleyeceğiz mutlaka.
konu? yine büyük bunalım yılları, işçiler, onların hayalleri, yalnızlıkları, çaresizlikleri… sadece işçilerin değil ki, sadece o yılların değil.
fareler ve insanlar şişli cevahir sahnesi’nde oynanıyor. doğrusu sevmiyorum orayı. bir alışveriş merkezinin içinde, hele o kadar büyük, kapalı, kasvetli bir yerde tiyatro izlemenin düşüncesi bile kötü geliyor. ama bir yanının da hakkını vermeli hani: koltukları rahat, araları geniş, tiyatro için büyük nimet..
23 Nisan 2009 Perşembe
insanlık halleri
son dinlediğim için mi bilmem, uçurtmalar sanki en iyisi..
belki çoban yıldızı..
bi dinleyişte en dikkat çekeni: ruhun sarışın.. çok anlamam ama ritmi cohen'in democracy'sini andırdı bana.
mavi kuş ve küçük kız, ortaçgil'e güzel bi saygı duruşu, tamam da o yaylılar çok arabesk olmamış mı?
fahişe.. daha iyisini en güzel hikayem'de yapmamış mıydı?...
ve aslında başka şarkılarda da aynısı.. çokça tekrara düşmüş bi teoman albümü..
ama seviyoruz bu adamı.. öyle de böyle de..
belki çoban yıldızı..
bi dinleyişte en dikkat çekeni: ruhun sarışın.. çok anlamam ama ritmi cohen'in democracy'sini andırdı bana.
mavi kuş ve küçük kız, ortaçgil'e güzel bi saygı duruşu, tamam da o yaylılar çok arabesk olmamış mı?
fahişe.. daha iyisini en güzel hikayem'de yapmamış mıydı?...
ve aslında başka şarkılarda da aynısı.. çokça tekrara düşmüş bi teoman albümü..
ama seviyoruz bu adamı.. öyle de böyle de..
28. festival - son
festival bitti, ben izlediğim son iki filmden bahsemedim. yazayım da eksik kalmasın..
korkma benden, danimarka yapımı bi psikolojik gerilim.. konu çok özgün değil ama özellikle ulrich thomsen izlettiriyor.. başarılı bi adamın, rutinden sıyrılıp altbenliğini keşfi. ki pek hayırlı şeyler çıkmıyor tabi ki ordan. merak duygusunu ayakta tutmayı başarıyor. severim böyle filmleri. sevdim..
gidişler, bu yılın yabancı dilde oskar ödüllü japon filmi. nette bu filmle ilgili pek kötü bi şey bulamazsınız belki, ben yazayım. merkezde tamamen yerel bi konu var: ölen kişiyi son yolculuğuna hazırlama.. japon kültürüne özgü ritüeller ilgiyi artırıyor. hikaye ise her yerde yaşanabilecek türde.. müzikler mükemmel. neyi kötü?.. vardığı yer! bu filmden daha iyi bi hikaye gelişimi, daha iyi bi son beklemek hakkımız gibi. yoksa sadece bana mı öyle geldi hollywood düşüncesine sahip bi son olduğu? milliyetçilik yapayım: üç maymun daha iyi..
korkma benden, danimarka yapımı bi psikolojik gerilim.. konu çok özgün değil ama özellikle ulrich thomsen izlettiriyor.. başarılı bi adamın, rutinden sıyrılıp altbenliğini keşfi. ki pek hayırlı şeyler çıkmıyor tabi ki ordan. merak duygusunu ayakta tutmayı başarıyor. severim böyle filmleri. sevdim..
gidişler, bu yılın yabancı dilde oskar ödüllü japon filmi. nette bu filmle ilgili pek kötü bi şey bulamazsınız belki, ben yazayım. merkezde tamamen yerel bi konu var: ölen kişiyi son yolculuğuna hazırlama.. japon kültürüne özgü ritüeller ilgiyi artırıyor. hikaye ise her yerde yaşanabilecek türde.. müzikler mükemmel. neyi kötü?.. vardığı yer! bu filmden daha iyi bi hikaye gelişimi, daha iyi bi son beklemek hakkımız gibi. yoksa sadece bana mı öyle geldi hollywood düşüncesine sahip bi son olduğu? milliyetçilik yapayım: üç maymun daha iyi..
17 Nisan 2009 Cuma
28. festival - 2
bu festival filmlerine gittiğimde bi tuhaflık hissetmeye başladım.. genelde salonlar tıklım tıklımdı, özellikle galalarda tabii. sinemanın önünden başlayan aşırı bi kalabalık.. fuayede, salonda.. koltuğunuza oturuyorsunuz bitmek bilmiyor girenler. festival dışında artık fazla yaşanmayan bi durum. bi yandan güzel ama tuhaf da geliyor artık: onca kişinin biraraya gelip iki saat bi salonda, başka hiçbir şeyle ilgilenmeden aynı perdeye odaklanması.. bi duygudaşlık ama rahatsız edici bi yanı da var. öyle işte..
filmler üzerine küçük yorumlara devam edelim.
geçen cuma bi rumen filmi seyrettim: oltanın ucunda. 4-5 oyunculu.. büyük bölümü bi dere kenarında geçiyordu. belli ki pek para gitmemiş. ama deneysel yanı da var. yönetmen film boyunca olan biteni sadece karakterlerin bakış açısıyla çekmiş. kamera bi birinin gözünde, bi karşısındakinin.. çok rahatsız edici başta.. yeter, ne zaman vazgeçecek bundan, dedim, ama sonuna kadar devam etti. gerçi dere kenarında kamera geçişleri uzayınca alıştık sayılır.. yine de sinema çıkışında fark ettim ki çoğu kişiye sıkıcı gelmiş. ben öyle hissetmedim. evet durağandı ama derdini iyi anlatıyordu. insanlar arasındaki güvensizliği, iletişimsizliği basitçe gözler önüne seriyordu. berkun oya'nın bayrak'ta yaptığı gibi.. ilginç o da "oltalar suyun altında karıştı" diye başlamıyor muydu? son not: sadece bi araba camından gördüğümüz romanya caddeleri ne kadar türkiye’ye benziyor öyle..
cumartesi galası: ricky. en çok merak ettiklerimden biriydi.. ilginç bi hikaye: uçan bebek. biraz gizemli, gerilimli.. ama dozunda, ozon’un diğer filmlerinden havuz ya da kumun altında’ki kadar. filmin başındaki sahneyle sonunu pek örtüştüremeyebilirsiniz, uğraşmayın.. o sahnenin yeri başkaymış, orada mantıklı oluyor ama kurgu sırasında demişler ki izleyicinin aklı karışsın, farklı yorumlar yapsın, bunu başa koyalım. öyle bi şey işte. üzerine birçok yorumlar yapılır ama doğrusu olmayacak.. ben sevdim ricky’yi, ricky’den çok minik ablasını..
pazar akşamı, bi türk filmi: uzak ihtimal. tam gs-fb derbisi saatinde. baştan sona izlediğim maç sayısı zaten çok azdır. yine, maç mı film mi diye hiç düşünmedim ve yanılmadım. çok mu iyiydi uzak ihtimal? hayır.. sadece iyi demek hiç haksızlık değil. mahmut fazıl coşkun’un ilk kurmaca filmi. ahmet hakan’ın, hani soyadı vardı coşkun diye, onun kardeşi.. istanbul’a yeni gelen bi müezzin ile bi rahibe adayının platonik aşkı.. arada başka şeyler de var. baba rolü de önemli bir yer tutuyor mesela ama ben zorlama buldum o kısımlarını. kadın-erkek, müezzin-rahibe ilişkisi, duygular çok da söze gerek kalmadan iyi anlatılmış.. taşradan kente gelen adamın hali de öyle.. senaristler arasında mahmut fazıl’ın adı yok ama film sonrası sorularda da ortaya çıktı ki fikir ve yönlendirme açısından belki de en fazla onun etkisi olmuş. “ben bu filmin yönetmeniyim” diyor, “her aşamasında izim var ama her başlığın altına ismimi yazmama gerek yok”.. mesaj gitti bi yerlere. söyledim, gereksiz yere söze başvurulmamış, karakterler sınırlı, çok hareketli bi hikayesi yok ama yine de ilgiyle izleniyor film.. gündelik hayata dair, iyi gözleme dayanan gülümseten yanlarıyla daha yakınlık hissediyorsunuz.. son not: görkem yeltan. gölge’den sonra burada da gizemli bi karakterde çok başarılı, çekici, yetenekleri geniş ve uzun süre bizimle beraber güzel yollarda yürüyecek belli..
salı akşamı başka bi türk filmi: hayatın tuzu. ilginç bi film.. hani bazen pek hoşlanmazsınız da anlamadığınız, çözemediğiniz, altında farklı anlamlar barındırdığını hissettiğiniz ya da öyle hissettiren filmler vardır. o filmler için, biraz kendinizi de koruma güdüsüyle aleni kötü demek zordur.. öyle işte. yeni filmlerine bakmak gerek murat düzgünoğlu’nun.. artısı: levent ülgen.
perşembe gündüz: zift. önceden planlamadan o günkü boşluğuma göre karar verip izlediğim bi bulgar filmi. yönetmeni javor gardev.. bi yerlerden bulun ve mutlaka izleyin. "bok miktarı arttıkça verdiği zarar azalır, tabi manevi olarak”
filmler üzerine küçük yorumlara devam edelim.
geçen cuma bi rumen filmi seyrettim: oltanın ucunda. 4-5 oyunculu.. büyük bölümü bi dere kenarında geçiyordu. belli ki pek para gitmemiş. ama deneysel yanı da var. yönetmen film boyunca olan biteni sadece karakterlerin bakış açısıyla çekmiş. kamera bi birinin gözünde, bi karşısındakinin.. çok rahatsız edici başta.. yeter, ne zaman vazgeçecek bundan, dedim, ama sonuna kadar devam etti. gerçi dere kenarında kamera geçişleri uzayınca alıştık sayılır.. yine de sinema çıkışında fark ettim ki çoğu kişiye sıkıcı gelmiş. ben öyle hissetmedim. evet durağandı ama derdini iyi anlatıyordu. insanlar arasındaki güvensizliği, iletişimsizliği basitçe gözler önüne seriyordu. berkun oya'nın bayrak'ta yaptığı gibi.. ilginç o da "oltalar suyun altında karıştı" diye başlamıyor muydu? son not: sadece bi araba camından gördüğümüz romanya caddeleri ne kadar türkiye’ye benziyor öyle..
cumartesi galası: ricky. en çok merak ettiklerimden biriydi.. ilginç bi hikaye: uçan bebek. biraz gizemli, gerilimli.. ama dozunda, ozon’un diğer filmlerinden havuz ya da kumun altında’ki kadar. filmin başındaki sahneyle sonunu pek örtüştüremeyebilirsiniz, uğraşmayın.. o sahnenin yeri başkaymış, orada mantıklı oluyor ama kurgu sırasında demişler ki izleyicinin aklı karışsın, farklı yorumlar yapsın, bunu başa koyalım. öyle bi şey işte. üzerine birçok yorumlar yapılır ama doğrusu olmayacak.. ben sevdim ricky’yi, ricky’den çok minik ablasını..
pazar akşamı, bi türk filmi: uzak ihtimal. tam gs-fb derbisi saatinde. baştan sona izlediğim maç sayısı zaten çok azdır. yine, maç mı film mi diye hiç düşünmedim ve yanılmadım. çok mu iyiydi uzak ihtimal? hayır.. sadece iyi demek hiç haksızlık değil. mahmut fazıl coşkun’un ilk kurmaca filmi. ahmet hakan’ın, hani soyadı vardı coşkun diye, onun kardeşi.. istanbul’a yeni gelen bi müezzin ile bi rahibe adayının platonik aşkı.. arada başka şeyler de var. baba rolü de önemli bir yer tutuyor mesela ama ben zorlama buldum o kısımlarını. kadın-erkek, müezzin-rahibe ilişkisi, duygular çok da söze gerek kalmadan iyi anlatılmış.. taşradan kente gelen adamın hali de öyle.. senaristler arasında mahmut fazıl’ın adı yok ama film sonrası sorularda da ortaya çıktı ki fikir ve yönlendirme açısından belki de en fazla onun etkisi olmuş. “ben bu filmin yönetmeniyim” diyor, “her aşamasında izim var ama her başlığın altına ismimi yazmama gerek yok”.. mesaj gitti bi yerlere. söyledim, gereksiz yere söze başvurulmamış, karakterler sınırlı, çok hareketli bi hikayesi yok ama yine de ilgiyle izleniyor film.. gündelik hayata dair, iyi gözleme dayanan gülümseten yanlarıyla daha yakınlık hissediyorsunuz.. son not: görkem yeltan. gölge’den sonra burada da gizemli bi karakterde çok başarılı, çekici, yetenekleri geniş ve uzun süre bizimle beraber güzel yollarda yürüyecek belli..
salı akşamı başka bi türk filmi: hayatın tuzu. ilginç bi film.. hani bazen pek hoşlanmazsınız da anlamadığınız, çözemediğiniz, altında farklı anlamlar barındırdığını hissettiğiniz ya da öyle hissettiren filmler vardır. o filmler için, biraz kendinizi de koruma güdüsüyle aleni kötü demek zordur.. öyle işte. yeni filmlerine bakmak gerek murat düzgünoğlu’nun.. artısı: levent ülgen.
perşembe gündüz: zift. önceden planlamadan o günkü boşluğuma göre karar verip izlediğim bi bulgar filmi. yönetmeni javor gardev.. bi yerlerden bulun ve mutlaka izleyin. "bok miktarı arttıkça verdiği zarar azalır, tabi manevi olarak”
9 Nisan 2009 Perşembe
28. festival - 1
çok uykum var.. ama az önce izlediğim film yarın da var ve gitmek isteyenler çıkabilir. onlar için belki benim bir-iki sığ yorum-önerim faydalı olabilir. film: il divo.. lönk diye söyleyeyim: italyan siyasi hayatına çok hakim değilseniz kesinlikle sinemada izlemeyin.. kötü demiyorum. karakterler, kurgu falan başarılı hatta ama, işte tuzak bi film. evde sindire sindire izlenesi..
o zaman izlediğim öteki filmler hakkında da birkaç cümle..
açılış filmi: hoşgeldiniz.. fena değil. türk-kürt oyuncular ve tanıdık konuşmalar var ama önemli uyarı: bi fransız filmi, ona göre..
baader meinhof. yakınlarda girecek herhalde gösterime. başarılı. kesinlikle sinemada izleyin ki o kalasları kafanızda hissedin. bi parça uzun ama olsun, nasıl olsa festivalde izlemeyince 10 dakika ferahlama şansınız olacak. artısı: moritz bleibtreu.
kanun benim.. ed harris'ten bi western. harika.. 4 film içinde yüzümü en çok güldüren. "ben o tarz filmleri sevmem" demeyin, hata edersiniz.. artısı: ne çok özlüyor insan koca koca binaların olmadığı bir dünyayı..
o zaman izlediğim öteki filmler hakkında da birkaç cümle..
açılış filmi: hoşgeldiniz.. fena değil. türk-kürt oyuncular ve tanıdık konuşmalar var ama önemli uyarı: bi fransız filmi, ona göre..
baader meinhof. yakınlarda girecek herhalde gösterime. başarılı. kesinlikle sinemada izleyin ki o kalasları kafanızda hissedin. bi parça uzun ama olsun, nasıl olsa festivalde izlemeyince 10 dakika ferahlama şansınız olacak. artısı: moritz bleibtreu.
kanun benim.. ed harris'ten bi western. harika.. 4 film içinde yüzümü en çok güldüren. "ben o tarz filmleri sevmem" demeyin, hata edersiniz.. artısı: ne çok özlüyor insan koca koca binaların olmadığı bir dünyayı..
31 Mart 2009 Salı
avenue q türkiye
arkamdaki gruptan biri, volkan severcan’ı gösteriyordu diğerlerine: “dün televizyonda ne dedi biliyor musun: bebeğimizi dünyaya getirdikten sonra eşim gözümde tanrısallaştı. ‘bunu söyleyen adamın gösterisi izlenir’ dedim, aldım biletleri..”
o akşam volkan severcan’ı izleyemediler. reji koltuğundaydı sadece ama karar doğruydu. eminim mutlu, gülen yüzlerle ayrıldılar salondan.
avenue q türkiye’den benim de sanırım cenk sökmen’in duvarından haberim oldu. muhteşem bi kadro, türkiye’de örneği olmayan bi proje. ben de durmadım, hemen aldım biletimi.. ne yazık, cenk sökmen de yoktu galada.. ya da ‘oynamadı’ demeli, selamlamanın sonunda emre altuğ kolundan tutup çıkardı sanırım sahneye.. (hemen belirtelim o zaman: volkan severcan kardeşi bora ile,, cenk sökmen de kardeşi? melis sökmen ile dönüşümlü oynuyorlar. bu arada kadroda, sökmen’lerden olduğu izlenimi veren biri daha vardı, ama değilmiş: can bora genç)
bilmeyenler soruyor belki: yahu ne peki bu avenue q?.. kolayca, büyükler için susam sokağı diyen var.. kuklalar ve onlara hayat veren oyuncularla bi müzikal, gösteri.. işte adresi: http://www.avenueqistanbul.com/index1.html
evet susam sokağına benziyor, yakın karakterler var: edi ile büdü ya da kurabiye canavarından kopya mesela.. oyuncuların rolü ellerindeki kuklaları oynatmak, konuş(tur)mak.. ses vermek, ruh vermek. onları öyle izlemek o kadar keyifli ki. arada kaçacak biliyorum ama gözünüz kuklada olsun daha çok. keyfiniz ve şaşkınlığınız artacak, bu emeğin karşısında sahnedekilere daha çok saygı duyacaksınız.. bu arada söylemeye gerek var mı bilmem, susam sokağına benzer ama konular biraz daha yetişkinler için. ben projeyi çok sevdim, harika bi iş çıkmış ortaya, tek itirazım hikayeye.. dil yetişkinlere göre tamam da konu fazlaca basit sanki, orda belli bi yaş düzeyi korunmak istenmiş gibi. bence bu ekip bu projeye çok daha güzel bir hikaye yazabilirdi. bu mümkün müydü bilmiyorum ama o zaman her şey dört dörtlük olurdu bence.
yine de görmemek olmaz.. bambaşka bi iş. son derece keyifli.
son olarak, yazmayacaktım, diğerlerine haksızlık olsun istemiyorum, bora severcan, emre altuğ, demet tuncer, diğerleri, hepsi çok iyiler ama duramadım yazmadan da: engin alkan muhteşemsin
o akşam volkan severcan’ı izleyemediler. reji koltuğundaydı sadece ama karar doğruydu. eminim mutlu, gülen yüzlerle ayrıldılar salondan.
avenue q türkiye’den benim de sanırım cenk sökmen’in duvarından haberim oldu. muhteşem bi kadro, türkiye’de örneği olmayan bi proje. ben de durmadım, hemen aldım biletimi.. ne yazık, cenk sökmen de yoktu galada.. ya da ‘oynamadı’ demeli, selamlamanın sonunda emre altuğ kolundan tutup çıkardı sanırım sahneye.. (hemen belirtelim o zaman: volkan severcan kardeşi bora ile,, cenk sökmen de kardeşi? melis sökmen ile dönüşümlü oynuyorlar. bu arada kadroda, sökmen’lerden olduğu izlenimi veren biri daha vardı, ama değilmiş: can bora genç)
bilmeyenler soruyor belki: yahu ne peki bu avenue q?.. kolayca, büyükler için susam sokağı diyen var.. kuklalar ve onlara hayat veren oyuncularla bi müzikal, gösteri.. işte adresi: http://www.avenueqistanbul.com/index1.html
evet susam sokağına benziyor, yakın karakterler var: edi ile büdü ya da kurabiye canavarından kopya mesela.. oyuncuların rolü ellerindeki kuklaları oynatmak, konuş(tur)mak.. ses vermek, ruh vermek. onları öyle izlemek o kadar keyifli ki. arada kaçacak biliyorum ama gözünüz kuklada olsun daha çok. keyfiniz ve şaşkınlığınız artacak, bu emeğin karşısında sahnedekilere daha çok saygı duyacaksınız.. bu arada söylemeye gerek var mı bilmem, susam sokağına benzer ama konular biraz daha yetişkinler için. ben projeyi çok sevdim, harika bi iş çıkmış ortaya, tek itirazım hikayeye.. dil yetişkinlere göre tamam da konu fazlaca basit sanki, orda belli bi yaş düzeyi korunmak istenmiş gibi. bence bu ekip bu projeye çok daha güzel bir hikaye yazabilirdi. bu mümkün müydü bilmiyorum ama o zaman her şey dört dörtlük olurdu bence.
yine de görmemek olmaz.. bambaşka bi iş. son derece keyifli.
son olarak, yazmayacaktım, diğerlerine haksızlık olsun istemiyorum, bora severcan, emre altuğ, demet tuncer, diğerleri, hepsi çok iyiler ama duramadım yazmadan da: engin alkan muhteşemsin
23 Mart 2009 Pazartesi
gölge ve 28. festival
neredeyse 1 sene olacak.. gölge ilk kez 2008 festivalinde seyirci karşısına çıkmıştı, orda izlemiştim.. vizyona girmesi ise nihayet.
bi dönem filmi gölge.. mehmet güreli’nin peyami safa’dan uyarlaması. değişik bi havası var. hoşuma da gitmişti, sıkıldığım yerler de olmuştu. dönemi iyi yansıttığı anlamına gelir mi bilmem, eski bir film izliyormuşum hissine kapıldığımı hatırlıyorum (bugün izleyenler daha çok böyle düşenebilir, vizyona girinceye kadar eskidi çünkü). venedik sahneleri çok güzeldi.. o başka filmlerden çok bilindik venedik çıkmayacak karşınıza. ağır, romantik, biraz gizemli.. fransız filmlerine yakın sanki. tuhaf. içten içe sevmişim.. şimdi yeniden göresim geldi. venedik’i özelikle. oyuncular da iyiydi, abartısız ve sağlam.
bu arada bu yılki festivalin biletleri yarın çıkıyor satışa.. az önce göz attım ve ufak bi liste oluşturdum. bakalım gitmeye fırsat bulabilecek miyiz?
kesin görülecekler:
baader meinhof, ricky, il divo, kanun benim, uzak ihtimal, korkma benden..
bi ihtimaller:
hoş geldiniz, gidişler, bu filmde ben varım, piçler, tulpan…
bi de saat ve gün olarak hiç uymayanlar var, onlara hiç bakmadım ne yazık ki..
bi dönem filmi gölge.. mehmet güreli’nin peyami safa’dan uyarlaması. değişik bi havası var. hoşuma da gitmişti, sıkıldığım yerler de olmuştu. dönemi iyi yansıttığı anlamına gelir mi bilmem, eski bir film izliyormuşum hissine kapıldığımı hatırlıyorum (bugün izleyenler daha çok böyle düşenebilir, vizyona girinceye kadar eskidi çünkü). venedik sahneleri çok güzeldi.. o başka filmlerden çok bilindik venedik çıkmayacak karşınıza. ağır, romantik, biraz gizemli.. fransız filmlerine yakın sanki. tuhaf. içten içe sevmişim.. şimdi yeniden göresim geldi. venedik’i özelikle. oyuncular da iyiydi, abartısız ve sağlam.
bu arada bu yılki festivalin biletleri yarın çıkıyor satışa.. az önce göz attım ve ufak bi liste oluşturdum. bakalım gitmeye fırsat bulabilecek miyiz?
kesin görülecekler:
baader meinhof, ricky, il divo, kanun benim, uzak ihtimal, korkma benden..
bi ihtimaller:
hoş geldiniz, gidişler, bu filmde ben varım, piçler, tulpan…
bi de saat ve gün olarak hiç uymayanlar var, onlara hiç bakmadım ne yazık ki..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)