arkamdaki gruptan biri, volkan severcan’ı gösteriyordu diğerlerine: “dün televizyonda ne dedi biliyor musun: bebeğimizi dünyaya getirdikten sonra eşim gözümde tanrısallaştı. ‘bunu söyleyen adamın gösterisi izlenir’ dedim, aldım biletleri..”
o akşam volkan severcan’ı izleyemediler. reji koltuğundaydı sadece ama karar doğruydu. eminim mutlu, gülen yüzlerle ayrıldılar salondan.
avenue q türkiye’den benim de sanırım cenk sökmen’in duvarından haberim oldu. muhteşem bi kadro, türkiye’de örneği olmayan bi proje. ben de durmadım, hemen aldım biletimi.. ne yazık, cenk sökmen de yoktu galada.. ya da ‘oynamadı’ demeli, selamlamanın sonunda emre altuğ kolundan tutup çıkardı sanırım sahneye.. (hemen belirtelim o zaman: volkan severcan kardeşi bora ile,, cenk sökmen de kardeşi? melis sökmen ile dönüşümlü oynuyorlar. bu arada kadroda, sökmen’lerden olduğu izlenimi veren biri daha vardı, ama değilmiş: can bora genç)
bilmeyenler soruyor belki: yahu ne peki bu avenue q?.. kolayca, büyükler için susam sokağı diyen var.. kuklalar ve onlara hayat veren oyuncularla bi müzikal, gösteri.. işte adresi: http://www.avenueqistanbul.com/index1.html
evet susam sokağına benziyor, yakın karakterler var: edi ile büdü ya da kurabiye canavarından kopya mesela.. oyuncuların rolü ellerindeki kuklaları oynatmak, konuş(tur)mak.. ses vermek, ruh vermek. onları öyle izlemek o kadar keyifli ki. arada kaçacak biliyorum ama gözünüz kuklada olsun daha çok. keyfiniz ve şaşkınlığınız artacak, bu emeğin karşısında sahnedekilere daha çok saygı duyacaksınız.. bu arada söylemeye gerek var mı bilmem, susam sokağına benzer ama konular biraz daha yetişkinler için. ben projeyi çok sevdim, harika bi iş çıkmış ortaya, tek itirazım hikayeye.. dil yetişkinlere göre tamam da konu fazlaca basit sanki, orda belli bi yaş düzeyi korunmak istenmiş gibi. bence bu ekip bu projeye çok daha güzel bir hikaye yazabilirdi. bu mümkün müydü bilmiyorum ama o zaman her şey dört dörtlük olurdu bence.
yine de görmemek olmaz.. bambaşka bi iş. son derece keyifli.
son olarak, yazmayacaktım, diğerlerine haksızlık olsun istemiyorum, bora severcan, emre altuğ, demet tuncer, diğerleri, hepsi çok iyiler ama duramadım yazmadan da: engin alkan muhteşemsin
31 Mart 2009 Salı
23 Mart 2009 Pazartesi
gölge ve 28. festival
neredeyse 1 sene olacak.. gölge ilk kez 2008 festivalinde seyirci karşısına çıkmıştı, orda izlemiştim.. vizyona girmesi ise nihayet.
bi dönem filmi gölge.. mehmet güreli’nin peyami safa’dan uyarlaması. değişik bi havası var. hoşuma da gitmişti, sıkıldığım yerler de olmuştu. dönemi iyi yansıttığı anlamına gelir mi bilmem, eski bir film izliyormuşum hissine kapıldığımı hatırlıyorum (bugün izleyenler daha çok böyle düşenebilir, vizyona girinceye kadar eskidi çünkü). venedik sahneleri çok güzeldi.. o başka filmlerden çok bilindik venedik çıkmayacak karşınıza. ağır, romantik, biraz gizemli.. fransız filmlerine yakın sanki. tuhaf. içten içe sevmişim.. şimdi yeniden göresim geldi. venedik’i özelikle. oyuncular da iyiydi, abartısız ve sağlam.
bu arada bu yılki festivalin biletleri yarın çıkıyor satışa.. az önce göz attım ve ufak bi liste oluşturdum. bakalım gitmeye fırsat bulabilecek miyiz?
kesin görülecekler:
baader meinhof, ricky, il divo, kanun benim, uzak ihtimal, korkma benden..
bi ihtimaller:
hoş geldiniz, gidişler, bu filmde ben varım, piçler, tulpan…
bi de saat ve gün olarak hiç uymayanlar var, onlara hiç bakmadım ne yazık ki..
bi dönem filmi gölge.. mehmet güreli’nin peyami safa’dan uyarlaması. değişik bi havası var. hoşuma da gitmişti, sıkıldığım yerler de olmuştu. dönemi iyi yansıttığı anlamına gelir mi bilmem, eski bir film izliyormuşum hissine kapıldığımı hatırlıyorum (bugün izleyenler daha çok böyle düşenebilir, vizyona girinceye kadar eskidi çünkü). venedik sahneleri çok güzeldi.. o başka filmlerden çok bilindik venedik çıkmayacak karşınıza. ağır, romantik, biraz gizemli.. fransız filmlerine yakın sanki. tuhaf. içten içe sevmişim.. şimdi yeniden göresim geldi. venedik’i özelikle. oyuncular da iyiydi, abartısız ve sağlam.
bu arada bu yılki festivalin biletleri yarın çıkıyor satışa.. az önce göz attım ve ufak bi liste oluşturdum. bakalım gitmeye fırsat bulabilecek miyiz?
kesin görülecekler:
baader meinhof, ricky, il divo, kanun benim, uzak ihtimal, korkma benden..
bi ihtimaller:
hoş geldiniz, gidişler, bu filmde ben varım, piçler, tulpan…
bi de saat ve gün olarak hiç uymayanlar var, onlara hiç bakmadım ne yazık ki..
17 Mart 2009 Salı
bir tiyatro günü
cumartesi günü dotbilsarda sezon finalinin bir provasını yaptı adeta.. vur/yağmala/yeniden’in şimdiye kadar sahnelenen 5 gösterisi art arda sunuldu.. aradaki 1 saatle birlikte 6 saate yayılan bir tiyatro maratonuydu.
ben o kadar kalmadım. kaçırdığım 2. gösteriyi izledim, 4.yü yine başka zamana bıraktım, zira benim için de ayrı bi tiyatro günüydü cumartesi.. dot’tan çıktım oyuncular tiyatro kahve’ye, ordan çıktım kenterler’e..
bilsar’da korku ve sefalet’te uğur polat vardı bi kere.. adı yeter. ama ben asıl, savaş ve barış’ta cem özeren’i çok başarılı buldum. en son gölgesizler’de çıraktı galiba. çok iyiydiler tuğrul tülek ile birlikte, alex ve asker..
bu arada dot’ta izleyiciler arasında oyunların yazarı mark ravenhill de vardı. pazar günü de paneli.. ravenhill, dot’un bu oyunları sahnelemedeki hızını ve cesaretini övdü, başka tiyatrolar için örnek olduğunu söyledi. rusya’da çekinmişler mesela sahnelemeye..
dot’un böyle bir avangart rolü var. belki de bu yüzden takipçileri genelde belirli.. çoğunu tiyatroyla teoride ya da uygulamada ilgilenen kişiler oluşturuyor. haftasonu da öyleydi. cumartesi izleyeciler arasında bisürü oyuncu vardı yine, sürmanşet ekibi topluca gelmişti. pazar günü de sorular hep tiyatro üzerine yazan, araştıran, kafa yoran kişilerden geldi.
cumartesimin hayal kırıklığı atölye tiyatro topluluğu’nun ödemeli arama’sı oldu. telefon kulübesi filminden hatırlanabilecek, ordan uyarlama ve çok şey vadeden bir metin.. ama sanki istenen ile ortaya çıkan arasında epey fark vardı. rahatsız edici bi amatörlük belki..
akşam ise kenterler’de cimri.. muhteşem bi klasik.. mehmet birkiye’nin rejisi harika bir dans koreografisi gibi.. birkiye cimri baba rolünde sahnedeydi aynı zamanda, ama sanırım müşfik kenter ile dönüşümlü oynayacaklar.. müşfik kenter için de yeniden izlenmez mi?.. galanın tek sıkıntısı aşırı kalabalıktı.. dolsun tabi ki salonlar ama düzensizlik olmasın, insanlar ayakta kalmasın değil mi? ayrıca uzun tek perdelik oyunlarda havalandırma da ayrı bir sorun oluyor. son bir tüyo, sahnenin tamamına hakim olmak için kenterler’de cimri’yi kesinlikle balkondan, mümkünse ön orta koltuklardan izlemeye bakın.. budur.
ben o kadar kalmadım. kaçırdığım 2. gösteriyi izledim, 4.yü yine başka zamana bıraktım, zira benim için de ayrı bi tiyatro günüydü cumartesi.. dot’tan çıktım oyuncular tiyatro kahve’ye, ordan çıktım kenterler’e..
bilsar’da korku ve sefalet’te uğur polat vardı bi kere.. adı yeter. ama ben asıl, savaş ve barış’ta cem özeren’i çok başarılı buldum. en son gölgesizler’de çıraktı galiba. çok iyiydiler tuğrul tülek ile birlikte, alex ve asker..
bu arada dot’ta izleyiciler arasında oyunların yazarı mark ravenhill de vardı. pazar günü de paneli.. ravenhill, dot’un bu oyunları sahnelemedeki hızını ve cesaretini övdü, başka tiyatrolar için örnek olduğunu söyledi. rusya’da çekinmişler mesela sahnelemeye..
dot’un böyle bir avangart rolü var. belki de bu yüzden takipçileri genelde belirli.. çoğunu tiyatroyla teoride ya da uygulamada ilgilenen kişiler oluşturuyor. haftasonu da öyleydi. cumartesi izleyeciler arasında bisürü oyuncu vardı yine, sürmanşet ekibi topluca gelmişti. pazar günü de sorular hep tiyatro üzerine yazan, araştıran, kafa yoran kişilerden geldi.
cumartesimin hayal kırıklığı atölye tiyatro topluluğu’nun ödemeli arama’sı oldu. telefon kulübesi filminden hatırlanabilecek, ordan uyarlama ve çok şey vadeden bir metin.. ama sanki istenen ile ortaya çıkan arasında epey fark vardı. rahatsız edici bi amatörlük belki..
akşam ise kenterler’de cimri.. muhteşem bi klasik.. mehmet birkiye’nin rejisi harika bir dans koreografisi gibi.. birkiye cimri baba rolünde sahnedeydi aynı zamanda, ama sanırım müşfik kenter ile dönüşümlü oynayacaklar.. müşfik kenter için de yeniden izlenmez mi?.. galanın tek sıkıntısı aşırı kalabalıktı.. dolsun tabi ki salonlar ama düzensizlik olmasın, insanlar ayakta kalmasın değil mi? ayrıca uzun tek perdelik oyunlarda havalandırma da ayrı bir sorun oluyor. son bir tüyo, sahnenin tamamına hakim olmak için kenterler’de cimri’yi kesinlikle balkondan, mümkünse ön orta koltuklardan izlemeye bakın.. budur.
8 Mart 2009 Pazar
39 basamak
bazen neyle karşılaşacağınızı bilmeden, hiçbir yorum okumadan bi oyuna gitmek de iyi oluyor.. tiyatronun adı yetebiliyor bazen, gözü kapalı gitseniz pişman olmuyorsunuz..
39 basamak, hitchcock filmlerinden biri.. bi polisiye roman uyarlaması. izlediğimi bile unutmuşum. kenterlerde tiyatro uyarlaması sanırım bir yıldan uzun süredir oynuyor.. görmek istiyor ama oyun haliyle ilgili hiçbir şey bilmiyordum. cuma akşamı izledim. çok keyifliydi, çok eğlendim.
bi polisiyeden harika bi komedi çıkmış ortaya. daha doğrusu tam bi absürtlükler silsilesi. başta yönetmen mehmet birkiye’yi alkışlamak gerek. sonra olağanüstü performansları nedeniyle oyuncular demet evgar, hakan gerçek, okan yalabık, bülent şakrak.. onca karakteri 4 oyuncudan izliyorsunuz oyunda. sadece hakan gerçek bi tek rolde. diğerleri rus oluyor, köylü oluyor, polis oluyor, şovmen oluyor, rüzgarda uçuşan çalı bile oluyor.. dekorlar aynı absürtlükte.. hikaye çok da önemli olmuyor bi noktada. öyle bi ritim yakalanıyor ki hikayeyi merak etmiyor duruma gülüyorsunuz. bütünü çok iyi ama benim favorilerimden biri tren sahnesiydi, imkan olsa tekrar tekrar izlesem. son olarak demet evgar.. güzel kadınların bi de böyle başarılı olduklarını görmek iyi hissettiriyor insanı.. ya da beni, başkasına karışmayayım.
39 basamak, hitchcock filmlerinden biri.. bi polisiye roman uyarlaması. izlediğimi bile unutmuşum. kenterlerde tiyatro uyarlaması sanırım bir yıldan uzun süredir oynuyor.. görmek istiyor ama oyun haliyle ilgili hiçbir şey bilmiyordum. cuma akşamı izledim. çok keyifliydi, çok eğlendim.
bi polisiyeden harika bi komedi çıkmış ortaya. daha doğrusu tam bi absürtlükler silsilesi. başta yönetmen mehmet birkiye’yi alkışlamak gerek. sonra olağanüstü performansları nedeniyle oyuncular demet evgar, hakan gerçek, okan yalabık, bülent şakrak.. onca karakteri 4 oyuncudan izliyorsunuz oyunda. sadece hakan gerçek bi tek rolde. diğerleri rus oluyor, köylü oluyor, polis oluyor, şovmen oluyor, rüzgarda uçuşan çalı bile oluyor.. dekorlar aynı absürtlükte.. hikaye çok da önemli olmuyor bi noktada. öyle bi ritim yakalanıyor ki hikayeyi merak etmiyor duruma gülüyorsunuz. bütünü çok iyi ama benim favorilerimden biri tren sahnesiydi, imkan olsa tekrar tekrar izlesem. son olarak demet evgar.. güzel kadınların bi de böyle başarılı olduklarını görmek iyi hissettiriyor insanı.. ya da beni, başkasına karışmayayım.
6 Mart 2009 Cuma
muhabir
zamanın çok hızlı geçtiğini düşünmeyen var mı? geçen gün 29 yaşımı bitirdim.. ara sıra geriye dönüp bakınca şaşkınlığım çok büyük oluyor. küçük miktarda da olsa bi işten para kazanmaya başlayalı 15 yılı geçmiş.. para kazanmak mühim. birileri sizin emeğinize karşılık bir şeyler ödemeye başladıysa çocuk sayılmazsınız artık, çevrede olup bitenlerin farkında, dünyayı tanımaya başlamışsınızdır.. ama o yaşlarda zamanı algılayamadığımı şimdi anlıyorum. muhtemelen şimdi de hakkını veremiyorum, bakalım ne zaman fark edeceğim.
15 yıl önce.. o kadar yakın geliyor ki. o günkü halimi düşünüyorum: 14 yaşındayım. ve o yaşımdan şimdi bana çok kısa gelen 15 yılı çıkardığımda daha doğmamış bile oluyorum. ülke kara günlerin içinde.. 12 eylül daha yaşanmamış. 15 yıl önce, yani 14 yaşımdayken ne kadar da yakınmışım o günlere, farkında değildim. üzerinden çok çok uzun zaman geçmiş gibi gelirdi, bilmezdim. oysa yaşadığım o günler, 12 eylül’ün, o günlerde yaşananların izlerini taşımıyor muydu? şimdilerde o izler yine yok mu? 90’larda yaşadığımız nice kara olayların izleri yok mu? olmaz mı, hiç uzak değil ki..
zaman zaman aklıma gelen şeyler bunlar.. bugün yeniden düşündürten memet ali alabora’nın muhabir’i oldu.. memet ali çok güzel hikayeler anlattı, ailesinden, annesinden, babasından, çevresinden, hayat’tan.. sonra muhabirlik günlerinden, aktör olma yolunda yaşadıklarından. kimi zaman duygusal, kimi zaman matrak, kimi zaman işte böyle düşündürten.. çok hikaye vardı, görüntüler vardı.. örneğin biri, o kadar çok izlemiştik, o kadar çok içimize işlemişti ki hiç unutmayacağımı sanırdım: israilli iki askerin bir filistinlinin kolunu taşla vura vura kırma görüntüsü.. belleğe güven yok, ne kadar gerilerde kalmış, şaşırdım..
zaman hızlı geçiyor.. girişteki gibi, zamanın bize oynadığı oyunu algılama çabama bazen anne-babamı da katarım.. örneğin işte yine 15 yıl önce, ben 14’ümdeymişim, annemi hesaplarım: 46 yaşındaymış. yaşlı sayılmaz. ağbimin şu anki yaşından 4 yaş büyük. düşününce genç bile gelmeye başladı.. ağbimin yaşlandığını kabul etmek daha zor şimdi. sonra acaba ben doğduğumda annem kaç yaşındaymış, ufak bi hesap: 32.. yani şu anki yaşımdan sadece 3 yaş büyük.. artık buna genç diyeceğim.. 5-6 yaşlarımı hatırladığıma göre annemin genç sayılabilecek yaşlarını da az çok hatırlıyorum demektir. oysa annem imgesi hiç gençlik çağrıştırmaz bana.. neyse, nerelere geldik.. siz de okumuşsunuz buraya kadar. bunları düşünmek belki tuhaf, belki başkaları da düşünür. bilmiyorum, sadece aklıma geliyor bazen..
memet ali alabora, avkıranlar ellerinize sağlık..
15 yıl önce.. o kadar yakın geliyor ki. o günkü halimi düşünüyorum: 14 yaşındayım. ve o yaşımdan şimdi bana çok kısa gelen 15 yılı çıkardığımda daha doğmamış bile oluyorum. ülke kara günlerin içinde.. 12 eylül daha yaşanmamış. 15 yıl önce, yani 14 yaşımdayken ne kadar da yakınmışım o günlere, farkında değildim. üzerinden çok çok uzun zaman geçmiş gibi gelirdi, bilmezdim. oysa yaşadığım o günler, 12 eylül’ün, o günlerde yaşananların izlerini taşımıyor muydu? şimdilerde o izler yine yok mu? 90’larda yaşadığımız nice kara olayların izleri yok mu? olmaz mı, hiç uzak değil ki..
zaman zaman aklıma gelen şeyler bunlar.. bugün yeniden düşündürten memet ali alabora’nın muhabir’i oldu.. memet ali çok güzel hikayeler anlattı, ailesinden, annesinden, babasından, çevresinden, hayat’tan.. sonra muhabirlik günlerinden, aktör olma yolunda yaşadıklarından. kimi zaman duygusal, kimi zaman matrak, kimi zaman işte böyle düşündürten.. çok hikaye vardı, görüntüler vardı.. örneğin biri, o kadar çok izlemiştik, o kadar çok içimize işlemişti ki hiç unutmayacağımı sanırdım: israilli iki askerin bir filistinlinin kolunu taşla vura vura kırma görüntüsü.. belleğe güven yok, ne kadar gerilerde kalmış, şaşırdım..
zaman hızlı geçiyor.. girişteki gibi, zamanın bize oynadığı oyunu algılama çabama bazen anne-babamı da katarım.. örneğin işte yine 15 yıl önce, ben 14’ümdeymişim, annemi hesaplarım: 46 yaşındaymış. yaşlı sayılmaz. ağbimin şu anki yaşından 4 yaş büyük. düşününce genç bile gelmeye başladı.. ağbimin yaşlandığını kabul etmek daha zor şimdi. sonra acaba ben doğduğumda annem kaç yaşındaymış, ufak bi hesap: 32.. yani şu anki yaşımdan sadece 3 yaş büyük.. artık buna genç diyeceğim.. 5-6 yaşlarımı hatırladığıma göre annemin genç sayılabilecek yaşlarını da az çok hatırlıyorum demektir. oysa annem imgesi hiç gençlik çağrıştırmaz bana.. neyse, nerelere geldik.. siz de okumuşsunuz buraya kadar. bunları düşünmek belki tuhaf, belki başkaları da düşünür. bilmiyorum, sadece aklıma geliyor bazen..
memet ali alabora, avkıranlar ellerinize sağlık..
gölgesizler
merakla bekliyorduk, gölgesizler beyazperdeye düştü..
gerçi müdavim okur, yazıdaki düşsel yoğunluğun sinemada görülür kılınma çabasını kendi alanına bi müdahale kabul eder çoğu zaman.. bu tür girişimlere baştan mesafeli yaklaşır, bazısı filmi hiçbir zaman izlemeyecek kadar önyargılıdır, bazısı sonuçta yine yazarının bi parçasını taşıdığı için filmi de bir an önce görmek ister.. onların yorumları da ayrı olur elbet..
gölgesizler’i okumamıştım.. hasan ali toptaş’ın güçlü kaleminin farkında olan biriyim sadece, müdavimi sayılmam. o yüzden bi önyargım varsa filmden yanaydı; iyi roman, iyi yönetmen, iyi oyuncular vardı önümde.. karşıma çıkansa karışık bi film oldu.. anlam açısından düşünmeyin tabi ama, çağan ırmak’ın kabuslar evi serisinin toplamı gibiydi.. belki amaç da buydu, bi toplam vermek, işte herkesin bi gizlisi var, olmayacak şey yok, iyi kötüyle var, hepimiz kardeşiz ve daha birçok doğru-yanlış yoruma izin vermek, düşündürmek.. bilmiyorum, olabilir.. ama öyleyse de sonu çok kötü bence.. iyi yanları: at sahnesi, oyunculuğunu fazla göremesek de taner birsel, sevgili beyti’ye hem de hiç azımsanmayacak kadar rastlamak ve bekçi rolünde hakan karahan.. a tabi bi de candan erçetin’in müziği var ama trabzon’da yazılar akmaya başlayınca filmi durdurma adeti varmış, ondan sinema salonunda mahrum kaldık..
gerçi müdavim okur, yazıdaki düşsel yoğunluğun sinemada görülür kılınma çabasını kendi alanına bi müdahale kabul eder çoğu zaman.. bu tür girişimlere baştan mesafeli yaklaşır, bazısı filmi hiçbir zaman izlemeyecek kadar önyargılıdır, bazısı sonuçta yine yazarının bi parçasını taşıdığı için filmi de bir an önce görmek ister.. onların yorumları da ayrı olur elbet..
gölgesizler’i okumamıştım.. hasan ali toptaş’ın güçlü kaleminin farkında olan biriyim sadece, müdavimi sayılmam. o yüzden bi önyargım varsa filmden yanaydı; iyi roman, iyi yönetmen, iyi oyuncular vardı önümde.. karşıma çıkansa karışık bi film oldu.. anlam açısından düşünmeyin tabi ama, çağan ırmak’ın kabuslar evi serisinin toplamı gibiydi.. belki amaç da buydu, bi toplam vermek, işte herkesin bi gizlisi var, olmayacak şey yok, iyi kötüyle var, hepimiz kardeşiz ve daha birçok doğru-yanlış yoruma izin vermek, düşündürmek.. bilmiyorum, olabilir.. ama öyleyse de sonu çok kötü bence.. iyi yanları: at sahnesi, oyunculuğunu fazla göremesek de taner birsel, sevgili beyti’ye hem de hiç azımsanmayacak kadar rastlamak ve bekçi rolünde hakan karahan.. a tabi bi de candan erçetin’in müziği var ama trabzon’da yazılar akmaya başlayınca filmi durdurma adeti varmış, ondan sinema salonunda mahrum kaldık..
22 Şubat 2009 Pazar
dot'a övgü
sadece yetenek değil bazı şeyler.. daha çok cesaret. yeteneğinizle insanları hayran bırakabilirsiniz, ama cesaret cesareti doğurur.. yer açar, yol açar, gözleri açar.. arkanızdan gelir insanlar.
4 yılı geçiyor dot kurulalı. şimdi kimler varsa türk tiyatrosunda en büyükler dediğimiz, duayen dediğimiz, az kaldı murat daltaban da onlar arasında sayılacak.. sadece kendi için çalışmayan, uğraş verdikleri alanı genişletenler değil mi bunu en çok hak edenler? dot bambaşka bi tiyatroyla tanıştırdı türkiye’yi.. kimilerine sert de gelse, ters de gelse.. genç oyuncular kazandırdı.. onlara kendilerini geliştirmeleri için imkanlar, büyük roller verdi.. yıllardır tiyatro yapanlara yeniden şevk verdi, gençlik kattı.. şaşırdı seyirci. sonra yeni mekanlar.. mısır apartmanı, bilsar binası.. bu sezon kürklü merkür ve karatavuk devam ederken vur/yağmala/yeniden gibi akılalmaz bi proje.. okuma tiyatroları, oyun yazarlarıyla söyleşiler.. radyo oyunu bile yaptılar geçen cumartesi.
murat daltaban bunları tek başına mı yaptı? değil kuşkusuz.. özlem daltaban, o gençler, destekleyenler, kim bilir kimler.. ama bi cesarete ihtiyaç vardı.. şimdi gidin görün, dotbilsarda’ya uğrayın bi gün, fuayede bi kahve alın, insanlarla kaynaşın, az sonra da öyle şaka değil, balyoz gibi bi oyuna hazır olun..
4 yılı geçiyor dot kurulalı. şimdi kimler varsa türk tiyatrosunda en büyükler dediğimiz, duayen dediğimiz, az kaldı murat daltaban da onlar arasında sayılacak.. sadece kendi için çalışmayan, uğraş verdikleri alanı genişletenler değil mi bunu en çok hak edenler? dot bambaşka bi tiyatroyla tanıştırdı türkiye’yi.. kimilerine sert de gelse, ters de gelse.. genç oyuncular kazandırdı.. onlara kendilerini geliştirmeleri için imkanlar, büyük roller verdi.. yıllardır tiyatro yapanlara yeniden şevk verdi, gençlik kattı.. şaşırdı seyirci. sonra yeni mekanlar.. mısır apartmanı, bilsar binası.. bu sezon kürklü merkür ve karatavuk devam ederken vur/yağmala/yeniden gibi akılalmaz bi proje.. okuma tiyatroları, oyun yazarlarıyla söyleşiler.. radyo oyunu bile yaptılar geçen cumartesi.
murat daltaban bunları tek başına mı yaptı? değil kuşkusuz.. özlem daltaban, o gençler, destekleyenler, kim bilir kimler.. ama bi cesarete ihtiyaç vardı.. şimdi gidin görün, dotbilsarda’ya uğrayın bi gün, fuayede bi kahve alın, insanlarla kaynaşın, az sonra da öyle şaka değil, balyoz gibi bi oyuna hazır olun..
19 Şubat 2009 Perşembe
bayrak
“iyi dilekler gölgeleri uzatır…”
keyfim yerinde.. berkun oya yeni oyunuyla döndü nihayet: bayrak.. sadece çarşambaları matine suare oynuyorlar şimdilik. gecen haftaya kadar gececiydim ya, tek üzüntüm bayrak’ı görmeyi erteleyecek olmaktı.. ama heyhat, iki günde yeniden gündüze geçince çarşambayı iple çektim..
çok iyi bi metin, mükemmel oyunculuklar.. berkun oya, kuşkusuz türkiye’nin en iyi oyun yazarlarından.. ilk perde, ilk tablo muhteşem.. tiyatroda pek alışık olmadığımız bi gerilim, bi heyecan var ilk tabloda.. köksal engür, ayten uncuoğlu ve ali atay çok iyiler.. ali atay’ın ikinci repliği “anlamadım baba”.. belki abartıyorum, belki bi şans, tesadüf ama insan bi replikle, iki kelimeyle oyunculuğunu böylesine gösterebilir mi?.. o kadar gerçek ki..
öteki oyuncuları da saymak gerek, hepsi çok başarılı.. canan ergüder. bıçak sırtı dizisinden biliyorum onu.. sahnede bu kadar iyi olabileceğini hiç tahmin edemezdim. ve en az 20 dakika, yani iki perde arasında yerde yattı kaldı yazık.. hazırlıklıydım ben, can uyarmıştı. insanlar ne olduğunu pek anlamadan ben dedim yanımdakilere “ilk perde bitti, bakmayın orda kalacak o”.. sonra.. okan yalabık ve bartu küçükçağlayan.. bu arkadaşları yıllarca izleyebileceğimi bilmek büyük keyif..
yeniden metin.. evet biraz gerilimli bi hikaye.. belki esrarlı demek daha doğru. o yüzden dikkatle izliyorsunuz, ciddi ciddi. ama arada öyle komiklikler çıkıveriyor ki birden yüzünüzdeki gerginlik gitmiş, ağzınız kulaklarınızda.. sadece metin değil, ali ve bartu’nun da payı büyük bunda..
oyundan başkaca mutluluğum senaryonun da basılıp kitap haline getirilmesiydi.. hemen aldım, hiç utanmadan imzalattım da.. önceki oyunların metinleri de sordum arada tabi.. yaza doğru onların da basılacağını söyledi berkun oya..
oyunun provaları sırasında metinde bazı değişiklikler yapmış berkun oya.. birkaç sayfa ve sondan bi önceki tabloyu çıkarmış.. bana kalırsa iyi de etmiş, ama anlaşılıyor ki özellikle o birkaç sayfayı atarken epey zorlanmış, ileride sahnelemek isteyenlere ufak bi not bırakmış.
neyse, böyle işte.. tiyatro biraz daha büyüdü bugün gözümde..
keyfim yerinde.. berkun oya yeni oyunuyla döndü nihayet: bayrak.. sadece çarşambaları matine suare oynuyorlar şimdilik. gecen haftaya kadar gececiydim ya, tek üzüntüm bayrak’ı görmeyi erteleyecek olmaktı.. ama heyhat, iki günde yeniden gündüze geçince çarşambayı iple çektim..
çok iyi bi metin, mükemmel oyunculuklar.. berkun oya, kuşkusuz türkiye’nin en iyi oyun yazarlarından.. ilk perde, ilk tablo muhteşem.. tiyatroda pek alışık olmadığımız bi gerilim, bi heyecan var ilk tabloda.. köksal engür, ayten uncuoğlu ve ali atay çok iyiler.. ali atay’ın ikinci repliği “anlamadım baba”.. belki abartıyorum, belki bi şans, tesadüf ama insan bi replikle, iki kelimeyle oyunculuğunu böylesine gösterebilir mi?.. o kadar gerçek ki..
öteki oyuncuları da saymak gerek, hepsi çok başarılı.. canan ergüder. bıçak sırtı dizisinden biliyorum onu.. sahnede bu kadar iyi olabileceğini hiç tahmin edemezdim. ve en az 20 dakika, yani iki perde arasında yerde yattı kaldı yazık.. hazırlıklıydım ben, can uyarmıştı. insanlar ne olduğunu pek anlamadan ben dedim yanımdakilere “ilk perde bitti, bakmayın orda kalacak o”.. sonra.. okan yalabık ve bartu küçükçağlayan.. bu arkadaşları yıllarca izleyebileceğimi bilmek büyük keyif..
yeniden metin.. evet biraz gerilimli bi hikaye.. belki esrarlı demek daha doğru. o yüzden dikkatle izliyorsunuz, ciddi ciddi. ama arada öyle komiklikler çıkıveriyor ki birden yüzünüzdeki gerginlik gitmiş, ağzınız kulaklarınızda.. sadece metin değil, ali ve bartu’nun da payı büyük bunda..
oyundan başkaca mutluluğum senaryonun da basılıp kitap haline getirilmesiydi.. hemen aldım, hiç utanmadan imzalattım da.. önceki oyunların metinleri de sordum arada tabi.. yaza doğru onların da basılacağını söyledi berkun oya..
oyunun provaları sırasında metinde bazı değişiklikler yapmış berkun oya.. birkaç sayfa ve sondan bi önceki tabloyu çıkarmış.. bana kalırsa iyi de etmiş, ama anlaşılıyor ki özellikle o birkaç sayfayı atarken epey zorlanmış, ileride sahnelemek isteyenlere ufak bi not bırakmış.
neyse, böyle işte.. tiyatro biraz daha büyüdü bugün gözümde..
16 Şubat 2009 Pazartesi
yeşil papağan ltd.
“Bu göç etmeyen tür, başarılı bir şekilde 'karışık habitatlar' içinde yaşamaya adapte olmuş ve şehirleştirme ve ağaç kesiminin korkunç saldırısına dayanan az papağan türünün biridir.” *
hangi tiyatroda nasıl bi oyunla karşılaşacağınızı az çok tahmin edersiniz, belli bir çizgileri vardır.. sadri alışık tiyatrosu da öyle.. orda oyun izleyeceğimi pek düşünmezdim, ama oldu.. nasıl oldu?
1- yağmurlu bi istanbul günü, girecek bi sinema ararken yolum atlas pasajına düştü.. filmlerin saatleri uygun olmayınca gözüm tiyatro afişlerine kaydı..
2- düşünmeye başladım: oyun izlemeyeli epey olmuştu. sürmanşet’i de listeden çıkarınca izlemek istediklerim arasında saati bana uyan da yok gibiydi...
3- afişi incelerken evet bu oyunu bi köşeye not ettiğimi hatırladım: yazan memet baydur, yöneten yiğit sertdemir.. referanslar sağlam.. oyun: yeşil papağan ltd..
şimdi bu maddeleri sıralayınca doğrudan tiyatroya girdiğimi düşünebilirsiniz.. hayır, sinemaya girdim. oyun da başka gündü, ama evet ben ikna olduğum için biletimi aldım, film izlemek için yolun karşısına geçtim..
peki artık konuya gelelim.. yeşil papağan ltd. yakın geçmişte çok gündemde olan bi konuyu sahneye taşıyor.. mafya ilişkilerinin hayatın her köşesine sızmasını, ucundan kıyısından handiyse herkesin bu işlere bulaşmasını.. metnin eskiliği hissedilmiyor değil ama çok güçlü bir kalemden çıkınca o kusur da göze pek batmıyor.. araya güncel göndermeler de sıkıştırılmış.. başbakan’ın “daha da gelmem”leri, “one minute”leri falan.. biraz zorlama ama seviyor seyirci böyle şeyleri..
buradan oyunculara geçebilirim.. çünkü öncelikle başbakanın bu sözlerini yüklenen oyuncudan söz etmem gerek.. 50 yılı aşkın bir süredir sahnelerde: tuncer yenice.. yeşil papağan’da kısa bi rolü var ama çok başarılı.. bi daha sahneye çıkar mı diye baktım durdum..
ve başroller.. seyirciler arasında onları yaprak dökümü’ndeki adlarıyla hatırlayanlar çoğunluktaydı, benim de kulağıma çalındı. ahmet saraçoğlu (tahsin miydi dizide?) ve yusuf atala (hani kahveci olan).. ikisi de çok iyiydi. ahmet saraçoğlu sesini de oyuna katarak karakterin tamamen içine giriyor..
genel olarak dört dörtlük bi oyun değil yeşil papağan ltd. ama benim beklentimi karşıladı açıkçası.. zaten her şeyi büyütmeye ne gerek var ki.. hayat kısa ve işte geçiyor zaman..
* wikipedia
hangi tiyatroda nasıl bi oyunla karşılaşacağınızı az çok tahmin edersiniz, belli bir çizgileri vardır.. sadri alışık tiyatrosu da öyle.. orda oyun izleyeceğimi pek düşünmezdim, ama oldu.. nasıl oldu?
1- yağmurlu bi istanbul günü, girecek bi sinema ararken yolum atlas pasajına düştü.. filmlerin saatleri uygun olmayınca gözüm tiyatro afişlerine kaydı..
2- düşünmeye başladım: oyun izlemeyeli epey olmuştu. sürmanşet’i de listeden çıkarınca izlemek istediklerim arasında saati bana uyan da yok gibiydi...
3- afişi incelerken evet bu oyunu bi köşeye not ettiğimi hatırladım: yazan memet baydur, yöneten yiğit sertdemir.. referanslar sağlam.. oyun: yeşil papağan ltd..
şimdi bu maddeleri sıralayınca doğrudan tiyatroya girdiğimi düşünebilirsiniz.. hayır, sinemaya girdim. oyun da başka gündü, ama evet ben ikna olduğum için biletimi aldım, film izlemek için yolun karşısına geçtim..
peki artık konuya gelelim.. yeşil papağan ltd. yakın geçmişte çok gündemde olan bi konuyu sahneye taşıyor.. mafya ilişkilerinin hayatın her köşesine sızmasını, ucundan kıyısından handiyse herkesin bu işlere bulaşmasını.. metnin eskiliği hissedilmiyor değil ama çok güçlü bir kalemden çıkınca o kusur da göze pek batmıyor.. araya güncel göndermeler de sıkıştırılmış.. başbakan’ın “daha da gelmem”leri, “one minute”leri falan.. biraz zorlama ama seviyor seyirci böyle şeyleri..
buradan oyunculara geçebilirim.. çünkü öncelikle başbakanın bu sözlerini yüklenen oyuncudan söz etmem gerek.. 50 yılı aşkın bir süredir sahnelerde: tuncer yenice.. yeşil papağan’da kısa bi rolü var ama çok başarılı.. bi daha sahneye çıkar mı diye baktım durdum..
ve başroller.. seyirciler arasında onları yaprak dökümü’ndeki adlarıyla hatırlayanlar çoğunluktaydı, benim de kulağıma çalındı. ahmet saraçoğlu (tahsin miydi dizide?) ve yusuf atala (hani kahveci olan).. ikisi de çok iyiydi. ahmet saraçoğlu sesini de oyuna katarak karakterin tamamen içine giriyor..
genel olarak dört dörtlük bi oyun değil yeşil papağan ltd. ama benim beklentimi karşıladı açıkçası.. zaten her şeyi büyütmeye ne gerek var ki.. hayat kısa ve işte geçiyor zaman..
* wikipedia
10 Şubat 2009 Salı
şeylerin şekli
gecen senenin flaş oyunlarından biriydi.. bu sezon, salvador dali göndermeleri içimi ısıtıyor’un ardından yeniden aksanat’ta… bi kere sıra dışı yönetimi için mutlaka izlenmeli. mehmet ergen adı yeterli.. hikaye de ilgi çekici, diyaloglar abartısız, günlük hayattaki gibi sade.. tuhaftır, bi tiyatro oyunu değil de film seyrediyormuşum hissine kapılmıştım.. üç boyutlu bi film ve yanıbaşınızda, salonunuzda oynanıyor gibi.. sonunda da kutlamaya hazır olun! artık iyice aşina olduğumuz genç oyuncular, esra, betül, deniz ve bartu da alkışı ayrıca hak ediyor..
önerim bi cumartesi günü şeylerin şekli’ni izleyin ardından akşamınıza daha keyifli devam edin.. fırsatım olursa ben de yeniden görmeye varım..
önerim bi cumartesi günü şeylerin şekli’ni izleyin ardından akşamınıza daha keyifli devam edin.. fırsatım olursa ben de yeniden görmeye varım..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)